Günümüzdeki İslam neden çalışmıyor?
Bir sistem nasıl işler, nasıl işlemez?
Bir sistem neden işler? Neden bazı toplumlar, kurumlar veya organizasyonlar sürekli pozitif sonuç üretirken bazıları iyi niyet, doğru ilke ve yüksek ahlaki iddialara rağmen çöker veya hiç çalışmaz? Bu sorular mühendisliğin, sosyolojinin, yönetim biliminin, ekonominin ve felsefenin de temel sorularıdır aynı zamanda.
İnsan zihni hayatta kalmak ve maddi değer üretmek için rasyonel aklı ve yıllar süren eğitimi bir zorunluluk olarak görür. Fakat varoluşsal yasaları ve hayati sistemi kuracak olan ilkeler için kulaktan dolma verilerle yetinir ve bu modern zihnin en büyük kategorik yarılmasıdır.
Mühendislikte bir kuralı yanlış uygularsak köprü hemen çökebilir veya tıpta bir kural hatası yaparsak hasta ölebilir. Sistem bize anında bir sonuç verir. Mesleki cehaletin bedelini anında ödeyeceğimizi bildiğimiz için kendinimizi spesifik bir eğitime mecbur hissederiz.
Daha hayati olan yaşamsal ilkelerin yanlış uygulanmasının bedeli ise uzun vadeye yayılan toplumsal çürüme ve sistemsizlik şeklinde ortaya çıkar. Birey hatanın bedelini o an doğrudan kendi yaşamında hissetmediği için bu alandaki uzmanlaşma mesaisini sanki tercihe bağlıymış gibi değerlendirir.
Sistemin işler hale gelmesinin birinci kuralı bireysel bilginin inşası ve bu bilginin eyleme geçirici bir etki yaratmasıdır.
Sonrasında parçaların nasıl birleştirileceği yani montaj aşaması ve motoru çalıştırma yani sistemi işler hale getirme aşamalarına geçilecektir.
Bir uçak yüz binlerce parçadan oluşur. Hiçbir parçanın tek başına uçmak gibi bir yeteneği veya amacı da yoktur. Uçağı uçuran şey parçaların doğru amaç çevresinde birbirine bağlanarak işleyen bir sistem oluşturmasıdır ve üstelik uçağın parçalarının her birinin kendi aklı da yoktur.
Aynı ilke canlı organizmalarda, ekosistemde, her türlü işletmede ve toplum düzeninde de geçerlidir. Parça ancak bütün içinde doğru ilişkiyi kurduğunda bir sistem doğar.
Parçalar tek tek doğru olsa bile aralarındaki ilişki doğru kurulmazsa sistem çalışmaz. Tıpkı sinir ağları olmazsa beden parçalarının çalışamayacağı gibi.
Organizmalar bir sistemin nasıl çalıştığını anlamamız için mükemmel örneklerdir. İnsan kendi bedeninde onun kontrolü olmaksızın çalışan mekanizmayı çok az düşünür.
Bir bedende kalp, beyin, akciğer gibi hayati organların tek tek kusursuz olması organizmayı yaşatmaya ve işler hale getirmeye yetmez. Hayatı var eden şey bu değerli parçaların elektriksel enerji ve sinir ağları sistemi aracılığıyla birbirine doğru şekilde entegre edilmesi yani eksiksiz bir biçimde linklenmesidir. Üstelik bunun için sürekli yakıt da gerekir ve yakıt türleri de farklıdır.
Sistem orkestra haline geldiğinde ve o orkestranın merkezi yönetimi inşa edildiğinde çalışabilir.
Burada din alanına yaklaşabiliriz.
Bir öğreti de sistem olarak doğabilir fakat zaman içinde araçları amaçlaşabilir. Başlangıçta insanı ve toplumu dönüştürmesi gereken pratikler dönüşümün ölçütü olmaktan çıkıp aidiyet göstergesine dönüşebilir. Semboller ile yerine, biçimler öz yerine, tekrarlar fonksiyon yerine geçebilir. Böylece neden yapıyoruz? sorusu asla sorulmaz ve 'böyle yapılır' şeklinde bir ön kabul doğar.
Doğru ilkelere sahip olmak işleyen bir sisteme sahip olmak anlamına gelmez. Bu hayati bir yanılgıdır.
Din alanında montaj aşamasına geçmeden önce çözülmesi gereken daha temel bir kriz vardır ki o da parçaların doğru tanımlanması ve kalibrasyonudur. Bir uçağın kanadını motor, sensörünü hidrolik diye etiketlersek en kusursuz montaj şeması bile o uçağı uçuramaz.
Kuran ilkelerinin işleyen bir sisteme dönüşememesinin pratik sebebi yapıyı kuracak kök kelimelerin sabit anlamsal koordinatlarından koparılıp sürreel ve mistik yorumlarla boğulmasıdır. Örneğin sistemin denetim ve doğrulama mekanizmasını kurması gereken SDK kökü dilencilikle, aydınlanmanın temel inşasını ve ayakta tutulmasını gerçekleştirecek SLV kökü taklidi tapınma ritüeli ile eşleştirilirse elimizde birbirine geçmeyen hatalı dişliler kalır. Parçaları doğru inşa etmeden motoru çalıştırmak fiziksel olarak imkansızdır.
Kuran'ın temel ilkeleri yani değerli yapıtaşları ancak aralarındaki mantıksal bağlar, toplumsal kurallar ve sinir sistemi ağlarıyla doğru biçimde birbirine monte edildiğinde ve Kuran ile aydınlanmış insanlar buna kolektif katkı yaptığında yaşayan, nefes alan ve fonksiyonel bir mekanizmaya dönüşebilir.
Günümüzde İslam adı altında sunulan yapının çalışmamasının kök nedeni ana datanın yani Kuran'ın inşai bir rehber olmaktan çıkarılıp ezberci bir geleneğe dönüştürülmüş olmasıdır. Hatta daha da acısı Kuran'ı kimsenin bilmemesi, önünde de rivayet, fıkıh, mezhep ve tarikat gibi bariyerler olmasıdır.
Modern tıpta bunun çok önemli bir karşılığı vardır. Bir tedavinin bilimsel olarak işe yaradığını bilmek onun hastanelerde gerçekten uygulanacağı anlamına gelmez. Bu nedenle uygulama bilimi diye ayrı bir disiplin doğmuştur. Şuan uygulanan İslam da hastayı ölüme terkeden atıl ve hatalı bir sistem hatasıdır.
Kişi mesleğinde bir inşa edicidir ve inşanın yapısal bilgi gerektirdiğini bilir. Kuran karşısında ise kişi kendini eylemsiz bir aidiyet alanında konumlandırır.
İşleyen bir sistemin var olmamasının diğer bir nedeni bu aktif inşa sorumluluğunun tamamen reddedilmiş olmasıdır. Çünkü geleneksel din algısı yönetici sınıfı dinin dışına itip ritüelistik tapınmayı da din diye pazarlamıştır.
Bir yazılım dilini, tıp terminolojisini veya ticari bir mevzuatı öğrenirken bunun kök mantığını ve yapıtaşlarını kavramalıyım diyerek yıllarını veren zihin konu Kuran ilkeleri olduğunda madem ilahi bir mesaj, okuduğum an çaba harcamadan anlamam gerekir argümanına sığınır. Burada Kuran'ın apaçık olması 'zahmetsiz ve emeksiz elde edilebilir' olmakla karıştırılmaktadır. Kişi kendi bilişsel tembelliğini Kuran'ın doğasına fatura ederek zihinsel mesai harcamaktan kaçar. Çevirmenler de bu hatalı anlama çanak tutarlar. Bir harita da apaçık olabilir ama sembollerini bilmeden okunamaz.
Kariyer ve meslek sürekli güncellenen, gelişen, veri toplanan ve emekle inşa edilen dinamik bir süreç olarak kodlanır. İlahi ilkeler ise kişinin zihninde geçmişten gelen, üzerinde çalışılması gerekmeyen ve sadece ait olunarak yaşanacak statik bir miras olarak konumlanır. Bu yaklaşım Kuran ilkelerinin aslında işleyen pratik bir mekanizma kurmak için gönderildiği gerçeğini de yok eder. Parçaların birleşip bir uçak oluşturacağı fikri kaybedildiğinde, o parçaların nasıl çalıştığını öğrenme ihtiyacı da ortadan kalkar.
Demek ki insanlığın sorunu çoğu zaman doğru bilgiyi üretmekten sonra başlıyor. Bilgiyi davranışa, davranışı kurala, kuralı kuruma, kurumu da sisteme dönüştürmek insan aklının aslında zaten çoktan keşfettiği ama bir türlü 'din alanına' uygulayamadığı doğruluğu ispatlanmış bir uygulama türüdür.
Adalet hakkında konuşmak kusursuz adalet sistemi kurmak anlamına gelmez.
Kuran üzerinde ciddi biçimde çalışanların sayısı artsa bile bu kendiliğinden işleyen bir sistem üretmez. Çünkü sistem kurmak ayrı bir uzmanlıktır. İlkeyi keşfetmek başka, onu hukuk, ekonomi, eğitim, kurum tasarımı, denetim ve teşvik mekanizmalarına çevirmek başkadır.
Kuran ilkelerini çağdaş sistemlere nasıl dönüştürürüz? sorusu etrafında disiplinlerarası kurullar, araştırma merkezleri, prototip kurumlar, performans ölçütleri ve profesyonel kariyer alanları oluşmamıştır.
Bilgi üretiminin mesleki altyapısı zayıfsa alan kolayca vaaz, masal, polemik ve aidiyet üretimine çekilir, sonra da hurafelerle zehirlenerek işlevini yitirir. Sistem üretmeyen, hayata müdahale edecek mekanizmaları kuramayan her öğreti sosyolojik olarak ölüdür.
İslam bugün ölüdür.
Belki Kuran merkezli düşüncenin önündeki en büyük eşik de buradadır. Okunan ilkeleri test edilebilir, uygulanabilir, ölçülebilir ve geri bildirim üretebilir sistemlere dönüştürmek.
Kuran kavramlarının her biri birbirine bağlanması gereken ve 'sistemi' var eden aerodinamik parçalardır.
Bu İslam uçağını kaldırmak için motor mu, yakıt mı, kanat mı yoksa vida mı, hangi parça olacağımızı keşfedip sisteme entegre olabilme yetisini gösterebilecek miyiz?
Bir fikrin hayatta olup olmadığını onun hakkında kaç kişinin konuştuğu mu yoksa dünyada neyi değiştirebildiği mi gösterir?
Kuran ile aydınlanmamız dileği ile.