KISA BİR YAZ DERSİ
Söylenceleri (kıssaları, mitleri, efsaneleri) onaylayanlar yalnızca ozanlar değildi; ozanlardan çok önce devletler ve yasa koyucular da onları yararlı bir çare olarak onaylamışlardı, çünkü ussal canlının duygulanımsal doğasına ilişkin bir kavrayışları vardı, çünkü insan öğrenmeye heveslidir ve masal düşkünlüğü bu niteliğin bir öncülüdür. Öyleyse çocukları anlatılara kulak vermeye, giderek daha çok onlara katılmaya iten şey bu masal düşkünlüğüdür. Bunun nedeni, söylencenin onlar için yeni bir dil, kendilerine şeyleri oldukları gibi değil, başka türden şeyleri anlatan bir dil olmasıdır. Yeni olan hoştur, daha önce bilinmeyen de öyle. İnsanları öğrenmeye hevesli kılan da tam olarak budur. Buna şaşılası ve olağanüstü olanı da eklersen hazzı artırmış olursun. Haz ise öğrenmeye kışkırtan bir büyü gibi iş görür. Başlangıçta çocuklar için böyle bir yeme başvurmak zorundayız. Ne ki çocuk yaşça ilerledikçe, yani zihni güçlenip artık kandırılmaya gerek duymaz duruma geldiğinde onu olguların bilgisine yöneltmeliyiz.
Okuma yazma bilmeyen ve eğitimsiz her insan bir bakıma çocuktur ve çocuk gibi öyküleri sever; yarı eğitimli insan için de durum böyledir, çünkü onun usa vurma yetisi tam gelişmemiştir, üstelik çocukluğunun düşünsel alışkanlıkları onda sürüp gitmektedir.
Olağanüstü olan yalnızca hoşa gitmekle kalmayıp korku da saldığından, her iki söylence (mitos) türünü hem çocuklar için, hem yetişkinler için kullanabiliriz. Çocuklarda, onları özendirmek için hoşa giden mitosları, caydırmak için korku salan mitosları kullanırız; sözgelimi Lamia (umacı/cadı) bir mitostur, Gorgo, Ephialtes (dev) ve Mormolyke de (umacı/cadı) öyle.
Kentlerde yaşayanların çoğu, ozanların “Herakles'in veya Theseus'un İşleri” gibi efsanevi kahramanlık öykülerini anlattığını duyduklarında veya tanrılarca bağışlanan onurları işittiklerinde, hatta mitolojide benzer bir mutlu yazgıyı çağrıştıran resimleri, ilkel imgeleri veya yontu yapıtlarını gördüklerinde, hoşa giden kıssalarla öykünmeye kışkırtılırlar. Buna karşılık ister betimlemeler yoluyla, ister görünmeyen nesnelerin örneksel tasvirleri yoluyla tanrısal cezaları, dehşetleri ve tehditleri öğrendiklerinde veya sıradan insanların böyle deneyimlerle karşılaşmış olduklarına inandıklarında bile kötü yollardan caydırılırlar, çünkü hiç değilse bir kadınlar kalabalığıyla veyaa herhangi bir karışık güruhla uğraşırken, bir filozof onları usla etkileyemez, saygıya, dine bağlılığa ve inanca çağıramaz. Asla! Dinsel korkuya da gerek vardır ve bu, söylenceler ve şaşılası şeyler olmadan uyandırılamaz, çünkü yıldırım, aigis, üç dişli mızrak, meşaleler, yılanlar, thyrsos-kargıları (tanrıların silahları) birer masaldır, üstelik bütün “eski teologia” da böyledir. Ama devletlerin kurucuları bunları, saf akıllıları korkutacak birer öcü olarak onaylamışlardır.
Masalların doğası bu olduğuna ve gerçek olguların tarihinde olduğu gibi toplumsal ve yurttaşsal yaşam düzeninde de kendine bir yer edindiklerine göre, eskiler çocuk eğitimi dizgelerine sıkı sıkıya bağlandılar ve onu erginlik yaşına dek uyguladılar. Şiir aracılığıyla yaşamın her döneminde doyurucu biçimde eğitebileceklerine inanıyorlardı. Ne ki şimdi [mö. 1. yüzyıl] uzun bir zamandan sonra, tarih yazımı ve bugünkü felsefe öne çıkmıştır. Gelgelelim felsefe azınlık içindir, oysa şiir halkın geneli için daha yararlıdır ve salonları doldurabilir. Bu özellikle Homeros’un şiiri için doğrudur. [Unutulmamalı ki] ilk tarihçiler ve fizikçiler de birer mitos yazarıydı.
(Strabon, “Geografika”, (ö. ms. 24)