Her naif tatlı su solcusu, solculuk diye el ele yürüdüğü, kimliği dahil olmak üzere sahip olduğu her şeyden nefret eden kitlelerin saldırganlığının kendisine de yönelmesi sonucunda bir gün bu Fransız kadının yaşadığı şoku yaşar.
Oysa Jeanne d'Arc'ın tepesine binip kafasını örten adamlara, Beauvoir feminizmi falan anlatacaktı o hayal dünyasında.
Bunun bizdeki karşılığı Kadıköy solcularıdır.
Bütün gün cafede birilerini düşürmek için elde iced matcha latte, üstte Rage Against the Machine t-shirtü, ayakta Maison Margiela ayakkabı, gözde Jacques Marie Mage gözlük ile Engels, Marcuse, Zizek muhabbeti yaparlar.
Hele hele Spotify playlistindeki bir kaç devrimci yabancı şarkının hikayesini de anlattılar mı tamamdır, bu iş olmuştur. Dateler bu boş konuşmalara düşer.
Gelgelelim, mülkiyet güvencesinin içine edilen gerçek bir kaos ortamında Moda'da organik ürün satan sevimli aile dükkanlarına birkaç yüz bin liralık bir zarar gelse ve o zarar gelme anları kendi gözlerinin önünde olsa bacakları titrer, dehşete kapılırlar.
Haliyle dünyanın her yerinde yerel versiyonları bulunan, "Siyasetteki en larper kitle" desem abartı olmaz.
1844 el yazmalarındaki antika Entfremdung kavramıyla, Erich Fromm ekolü psikanalizle beyinleri yıkandığı için mülkiyet haklarını korumayı tercih etmenin onları özlerine karşı yabancılaştıracağına inanırlar.
Oysa yaşadıkları gerçek yabancılaşma tüm bunların tam tersidir.
Teoride müdafaa ettikleri eylemler realiteye dönüştüğünde, sonucu kaldıramayıp koca bir şok ve travma geçirirler.
Gerçekle yüzleşince "Ben neyi destekledim?" , "Benim çıkarım gerçekten burada mıydı?" pişmanlığı kaçınılmaz olur.