Kalemim yettiğince Yunanistan kamuoyuna İsrail'le neden ittifak kurmamaları gerektiğini anlatmaya çalıştım. Yunanistan'ın saygın gazetelerinden Ta NEA'nın Cumartesi baskısında "İsrail'in kestanelerini bu kez ateşten kim alacak?" (Yunanca bir deyim) başlıklı yazımın çevirsini aşağıda veriyorum. Online'a düşünce linkini de aşağıya bırakırım. İlgilisine...
Görüş yazımın Türkçe tercümesi şöyle:
Bu kez İsrail’in kestanelerini ateşten kim çıkaracak?
Görüş
Oral TOĞA
Doğu Akdeniz’de gerilimin tırmanması, sahadaki nesnel gerçeklerden çok İsrail’in siyasi ve iç politik hedefleriyle bağlantılıdır. 17-18 Ağustos’ta Halep yakınlarındaki Ebu el-Duhur üssüne düzenlenen sekiz İsrail saldırısı da görünürde Türk birliklerinin bu üsse konuşlandırılmasını engellemeyi amaçlayan daha geniş bir saldırı zincirinin parçasıdır.
Ancak Suriye’yi boş ve sahipsiz bir alan gibi görmek yanlıştır. İç savaş sona ermiş, bir devrim yaşanmış, yeni bir hükümet kurulmuş ve Kürtler dahil ülkedeki bütün aktörler bu yeni düzene eklemlenmeye başlamıştır. İsrail saldırılarının hemen ardından, 24 Ağustos’ta Washington Suriye’yi, 1979’dan beri bulunduğu terörizme destek veren devletler listesinden çıkardı. İki gün sonra da Suriye Demokratik Güçleri orduya katıldı. Bugünkü Suriye’yi hâlâ 2016’nın şartları üzerinden değerlendirenler, mevcut gerçekliği bilinçli olarak görmezden geliyor.
İsrail’in vurduğu yer bir Türk üssü değildi. Türkiye bu üssün altyapısına katkıda bulunmuş olabilir, ancak üs Suriye topraklarındadır ve Suriye devletine aittir. Saldırıda pist ve depolama tesisleri hedef alındı. Yani ortadan kaldırılan şey bir Türk güç projeksiyonu kapasitesi değil, Suriye’ye ait bir altyapıydı. Netanyahu hükümetinin asıl engellemek istediği Türkiye değil, Suriye’nin yeniden inşasıdır.
Suriye-Türkiye ilişkileri de yanlış yorumlanıyor. Suriye, Türkiye’nin vekili olarak görülemez; Şam da böyle bir konumu kabul etmez. İki ülke arasındaki ilişkiyi neo-Osmanlıcılık merceğinden okumak da doğru değildir. Milyonlarca Suriyeli on beş yıl boyunca Türkiye’de yaşadı, hatta bir kuşak burada doğdu. Bugün Şam’da iktidarda bulunanlar, Türkiye’nin ağır bedeller ödeyerek desteklediği dünün muhalifleridir. Mülteci krizinin Türkiye üzerinde yarattığı ekonomik ve siyasi baskı ile ülkenin çeşitli bölgelerinde Suriye meselesiyle bağlantılı olarak yaşanan terör saldırıları da bu bedelin bir parçasıdır.
Üstelik aynı inancı paylaşan bu iki halk arasında çok daha derin tarihsel bağlar vardır. Geçen yüzyılda çizilen bir sınır onları birbirinden ayırmış olsa da sınırın iki tarafındaki aileler hâlâ birbirleriyle akrabadır. Dolayısıyla Ankara ile Şam arasındaki ilişki, son on beş yılda kurulmuş basit bir nüfuz ilişkisinden ibaret değildir. Bu ilişkinin arkasında yüzyıllara dayanan bir yakınlık bulunmaktadır.
Netanyahu’nun anlatısına göre İsrail, Türkiye’nin bölgedeki ilerleyişini durduruyor. Oysa gerçekte vurulan Türkiye değil, Suriye’dir. Buna rağmen bu saldırılar Yunan kamuoyuna, Ankara’nın hedef alındığı bir mücadele gibi sunuluyor. Son iki yılda İsrail, Suriye’deki başkanlık sarayını vurdu ve Hermon Dağı’nı, yani Cebel el-Şeyh’i ele geçirdi. İsrail’in istediği, Esad dönemindekine benzer bir Suriye’dir: hava sahası sürekli açık olacak ve ülkedeki her hedef, İsrail açısından her an vurulabilir durumda bulunacaktır.
Oysa Suriye’nin istikrarı, dolaylı olarak Yunanistan’ın da çıkarınadır. Avrupa’ya yönelen büyük göç dalgası, Suriye trajedisinin bir sonucuydu. Antakya Rum Ortodoks Patrikhanesi’nin merkezi de on dördüncü yüzyıldan bu yana Şam’dadır ve bu cemaatin güvenliği, merkezi otoritenin güçlenmesine bağlıdır. İsrail’in Suriye’yi istikrarsızlaştırmaya yönelik hamleleri, bütün bu tehditlerin yeniden ortaya çıkması riskini beraberinde getiriyor.
Netanyahu’nun anlatısının merkezinde, Türkiye ile ancak İsrail’in başa çıkabileceği iddiası bulunuyor. Aynı mekanizma 2003’te Irak’ta da işlemişti. O dönemde ABD Başkanı’nın Dış İstihbarat Danışma Kurulu üyesi olan Philip Zelikow, Eylül 2002’de, kimsenin açıkça söylemeye cesaret edemediği gerçek tehdidin İsrail’e yönelik tehdit olduğunu ifade etmişti. Ardından savaş başladı, bedeli ödendi ve sonuçları yirmi yıl boyunca ABD’nin omuzlarında kaldı. Çok sayıda analiz ve hatırat, bu savaşın İsrail’in çıkarlarına hizmet ettiğini ve Washington’ın İsrail’in baskısıyla savaşa sürüklendiğini ileri sürüyor.
Bugün İran konusunda da benzer şeyler söylenebilir. İsrail’in hedefleri doğrultusunda başlayan bir savaşı artık İran-İsrail çatışması olarak değil, İran-Amerikan savaşı olarak adlandırıyoruz. İsrail’in Washington’a sunduğu stratejik istihbarat beklenen sonucu vermedi. Yaşananlar, İsrail’in sağduyulu değerlendirmelerden çok takıntılı varsayımlara dayanarak hareket ettiğini de ortaya koydu. Dolayısıyla asıl mesele İsrail’in askerî ya da teknolojik kapasitesi değil, başka devletlerin İsrail’in çıkarlarına hizmet edecek şekilde araçsallaştırılmasıdır.
Şimdi aynı formülün Doğu Akdeniz’de uygulanması isteniyor. Yunanistan ile Türkiye arasında köklü sorunlar bulunduğu bir sır değil. Ancak burada amaç bu sorunları çözmek değil, onlardan yararlanmaktır. Netanyahu hükümeti bunu iki yolla yapıyor. Birincisi, zaten var olan anlaşmazlıkları sürekli gündemde tutarak bir tehdit algısı oluşturuyor. İkincisi ise İsrail’i bölgenin tek demokrasisi, aynı zamanda teknolojik, askerî ve istihbari bir güç olarak sunarak kendi güç projeksiyonunu meşrulaştırmaya çalışıyor.
Ne var ki Netanyahu hükümetinin aradığı şey çözüm değil. Mevcut sorunların açtığı çatlaklardan kendi gündemiyle içeri giriyor ve Yunanistan ile Kıbrıs’ı ateşin içine sürüklüyor. İran’la savaşta ABD ve Körfez ülkelerine yaptığı da bundan farklı değildi.
Bunun karşılığında talep edilenler ise Yunan toprağı, üsler, gençler ve üretim kapasitesidir. İsrail kaynaklı analizlerde önerilen bu mimari, Yunanistan’ı Türkiye’nin harekât sahasına yakın bir ileri karakol olarak konumlandırıyor. İsrail ve Yunanistan’ın koordineli hava saldırıları gerçekleştirmesi fikri de, bunun karşılığında Türk-Yunan anlaşmazlıklarının güç kullanılarak kesin biçimde çözülebileceği vaadiyle birlikte sunuluyor.
İsrail’in Kıbrıs’a yönelik ilgisini de gözden kaçırmamak gerekir. İsrail gibi küçük bir devlet açısından Kıbrıs hayati öneme sahiptir. Ancak bu denklemde öncelikli olan Kıbrıs’ın ya da Yunanistan’ın çıkarları değil, İsrail’in çıkarlarıdır. Nitekim Theodor Herzl’in Kıbrıs’a ilişkin önerisi, adada Rumların yaşadığı gerekçesiyle 1902’de Chamberlain tarafından reddedilmişti.
Yunanistan ve Türkiye NATO’nun iki müttefikidir. İki ülke arasında yaşanacak bir çatışma, yalnızca ittifakın zayıflamasını isteyenlerin işine yarar. Aralarındaki sorunlar, üçüncü tarafların çıkarlarına hizmet edecek bir savaşı zorunlu kılmaz.
Pindaros’un yaklaşık iki bin beş yüz yıl önce söylediği söz bugün de geçerliliğini koruyor:
«Γλυκὺ δὲ πόλεμος ἀπείροισιν, ἐμπείρων δέ τις ταρβεῖ προσιόντα νιν καρδίᾳ περισσῶς.»
(“Savaş, onu yaşamamış olanlara tatlı gelir; deneyimli kişi ise yaklaşan savaştan yüreğinde derin bir korku duyar.”)
Yunanlar da Türkler de bu coğrafyada savaşın ne olduğunu ve beraberinde ne kadar büyük acılar getirdiğini iyi bilir. Sosyal medyaya ne kadar propaganda pompalanırsa pompalansın, her iki halk da bundan uzak duracak kadar sağduyuya sahiptir.
Oral Toga, Ankara merkezli İran Araştırmaları Merkezi’nde (İRAM) Orta Doğu jeopolitiği üzerine çalışan bir araştırmacıdır.