Hüznün ve acının sahiplenilmesinin bir erdem olduğuna inanıyorum. Acıları, sorunları, haksızlıkları yok saymak sığ ve yaşanmamış bir hayatın göstergesi. Bazen tüm bunların da önemi yok ,yaşarken. Belki gerek de yok. Fakat nihayetinde, huzursuzluk ve güvensizlik bu sığ yaşamların sonucudur. Neşemize de acımıza da sahip çıkmakta , hüznümüzle direnmekte yarar var.
Hüznümüzü bir direniş biçimi olarak korumalıyız, o bize dünyada bir istikamet tayini yapan ve kalbimizi nereye çevirmemiz gerektiğini söyleyen bir pusuladır. İnsanın yıkımı karşısında üzülmek sağlıklı olan durum, asıl patoloji, düşüş ve yıkımı görüp hiçbir şey hissetmemek. Duyarsızlık bir denge hâli değil, ahlaki bir körleşmedir. Hüzün ise vicdanın hâlâ görev başında olduğunun işareti.
Bu yasın nesnesi geçmiş değil, gelecektir, daha doğrusu, elimizden alınan gelecekler. Bize bir vaat verilmişti: makul olursanız, kurallara uyarsanız adil bir dünya kurulacak. O dünya kurulmadı. Ama gerçekleşmemiş olan, yok olmuş değildir; bir imkân olarak varlığını sürdürür ve şimdiki zamana musallat olur. Hüzün, o gerçekleşmemiş imkânın yaşadığımız günde duyulan ağırlığıdır.
Bu hüzünle ne yapmalı? Onu bastırmak, unutmanın ve kabullenmenin ilk adımıdır. Onu sahiplenmek ise bir tür sadakattir: kaybedilenlere, hayallere ve hâlâ mümkün olana duyulan sadakat. Şairin dediği gibi, “belki de üzülmeliyiz”. Üzülmeye devam eden insan, dünyanın böyle olmak zorunda olmadığını bilen insandır.
Bu yüzden politik hüzün teslimiyetin değil, reddin duygusudur: dünyayı olduğu gibi kabul etmeyi reddeden bir kalbin direnişidir.