PAZAR TEFEKKÜRÜ
Nisâ Suresi 51. ayette
üzerinde düşünülmesi gereken iki önemli kavram vardır:
Cibt ve tâğût.
Ayetin Meali:
Kendilerine Kitap’tan bir pay verilmiş olanları görmedin mi?
Onlar cibte ve tâğûta inanıyorlar ve
inkâr edenler için ‘Bunlar iman edenlerden daha doğru yoldadır’ diyorlar.
Klasik tefsirlerde cibt;
put, sihir, kâhinlik ve bâtıl inançlarla açıklanır. Hak etmediği halde bir şeye doğruluk ve meşruiyet atfedilmesidir.
Tâğût ise tuğyân kökünden gelir.
Haddi aşmayı, sınır tanımamayı ifade eder.
Günümüz anlayışıyla tağut,
Allah’ın koyduğu ölçüleri bozarak onların yerine kendi ölçülerini dayatan otoriteyi de ifade eder. Burada yalnızca güç kullanılması değil, doğru ve yanlışın ölçüsünün değiştirilmesi de söz konusudur.
Kısacası
Cibt, insanın bâtıl olana yönelerek onu benimsemesidir.
Tâğût ise Allah’ın koyduğu ölçüleri aşan, bozan ve kendi ölçülerini insana dayatan otoritedir.
Yani cibtte hareket insandan sisteme, tâğûtta ise sistemden insana doğrudur.
İnsan ihtiyaçlarını karşılamak için siyasî, ekonomik ve hukukî sistemler kurar. Ancak zamanla kendi oluşturduğu sistemlerin alternatifsiz olduğuna inanmaya başlayabilir.
“Ekonomi faizsiz işlemez.”
“Para ancak borçlandırılarak üretilebilir.”
“Devlet borçlanmadan yönetilemez.”
“Mevcut ekonomik düzenin alternatifi yoktur.”
Bunlar tartışılabilir iktisadî önermelerdir.
Fakat sorgulanamaz hakikatler seviyesine yükseltildiklerinde insan, kendi ürettiği aracı/sistemi mutlaklaştırmış olur.
Siyasette de benzer kabuller görülebilir:
“Devlet ne yaparsa doğrudur.”
“Partinin menfaati ülkenin menfaatidir.”
“Lider yanılmaz.”
“Güçlü olan haklıdır.”
İşte cibtleşme,
insanın kendi ürettiği sisteme hak etmediği bir hakikat değeri vermesiyle başlar.
İkinci aşamada yön değişir.
Başlangıçta insanın kurduğu sistem, zamanla insan üzerinde belirleyici bir otoriteye dönüşür. Üstelik bu otorite yalnızca itaat istemekle kalmaz; Allah’ın adalet, emanet, ehliyet ve hakkaniyet ölçülerinin yerine kendi ölçülerini koymaya başlar.
Artık doğruyu adalet değil güç,
ehliyeti liyakat değil sadakat,
ekonomik başarıyı hakkaniyet değil yalnızca kazanç belirleyebilir.
Böylece ölçü bozulur;
sistemin çıkarları hakikatin önüne geçer.
Cibtte insan sisteme teslim olur; tâğûtlaşmada ise sistem hem insanı kendisine tabi kılar hem de ona kendi ölçülerini dayatır.
Bu iki hareket birbirini besler:
İnsan sistemi mutlaklaştırır,
sistem güçlenir,
güçlenen sistem insanın hareket alanını daraltır. Ona tahakküm eder.
Sonunda insan, sistemin ölçülerini de benimsemeye başlar.
Ve şu cümle ortaya çıkar:
“Doğru olmayabilir AMA sistem böyle!”
Ayetin dikkat çekici tarafı,
cibte ve tâğûta inananların
“kendilerine Kitap’tan bir pay verilmiş olanlar”
şeklinde tanımlanmasıdır.
Demek ki Kitap bilgisine sahip olmak,
insanı bâtıl kabullerden ve güç ilişkilerinden kendiliğinden korumamaktadır.
Kur’an,
“Allah size emanetleri ehline vermenizi emreder” buyurur.
Fakat siyasî sistem,
“Ehliyet önemlidir ama siyasî dengeler var” diyebilir.
Kur’an,
“Allah alışverişi helâl, faizi haram kıldı” buyurur.
Ekonomik sistem ise “Modern finans başka türlü çalışmaz” diyebilir.
Kur’an,
“Ölçü ve tartıyı adaletle tam yapın” buyurur.
Biz ise bu emri yalnızca pazarcının terazisinde arayıp
para, ücret, vergi ve servet dağılımındaki adalet meselelerini yeterince sorgulamayabiliriz.
İnsan bazen Allah’ın emrine
“HAYIR ” demez.
“Evet, ama sistem böyle” der.
Nisâ 51’in sonunda ise daha ağır bir sonuç vardır:
Bâtıl olanların daha doğru yolda bulunduğu söylenir.
Artık insan, hakikatle sistemi ölçmek yerine sistemle hakikati ölçmeye başlamıştır.
İkisi birleştiğinde sistem,
hakikatin ölçüsü haline gelir ki en tehlikelisi budur.
Böylelikle insan,
kendi kurduğu ve artık değiştiremeyeceğine inandığı sistemleri
putlaştırmış olur.