Hiç bir ırktan değilim, TÜRK KAVMİNDENİM ARAPÇAYI ARABİSTANDA, TÜRKÇEYİ TÜRKİYEDE ÖĞRENDİM. Yazdıklarım kendi şahsi düşüncelerimdir. Hiç bir şeyi değiştirme gibi bir niyetim yok. YAZDIKLARIMI ve EZBERLERİNİZİ KARŞILAŞTIRARAK HAKLIYI/HAKSIZI, DOĞRUYU/YANLIŞI görebilir/bulabilirsiniz. Mesala, KEVSER SURESİ KEVSER: ÇOKLUK. Saladaki NEHR: LİYAKAT EBTER: TECRİT OLUNAN
Replying to @erdalserce
Arab ırkından(kavminden) isen haklısındır.
7
5
69
78,680
Erdal Serce retweeted
İslam’ın özü tek bir şartla özetlenmiştir: “La ilahe illallah” (Enbiya 108). Resullere şahitlik ve ritüeller ise İslam’ın değil, imanın tamamlayıcı unsurlarıdır. Müslümanlık, ne yalnızca Muhammed ile başlamış ne de sadece Kur’an’a indirgenmiştir. Ondan çok öncesine uzanır (Kasas 53). Nitekim İbrahim, Yakup, Musa ve İsa da Muhammed’den önceki Müslümanlığın resulleridir (Bakara 132-133, Yunus 84, Âl-i İmran 52). Yahudilik, Hristiyanlık veya sonradan oluşmuş Emevî/Abbasi anlayışları, kendilerine gelen kitabın aslından uzaklaşarak, Müslümanlığın değişmiş versiyonlarına dönüşmüştür (Nisa 41, Furkan 30). Allah Resulü de bu gerçeği dile getirerek, “Rabbim! Benim kavmim bu Kur’an’ı terk etti.” demiştir.
İslam'ın şartını bilmeyen Türk olamaz
1
9
35
1,668
Erdal Serce retweeted
Yahu kimse önemsemiyor olsa da, çok ciddi bir yanlış. DİNLER yok DİN var! Dinler sandığınız MİLLETTİR. MİLLET ile DİN aynı şey değil! Arapça olan MİLLET kelimesini Türkçe'ye DİN şeklinde tercüme edince, DİNLER kelimesi sizi rahatsız etmiyor! Çok din olsa idi, çok ilah olurdu!
2
7
23
Erdal Serce retweeted
Kur'an'a göre İslam, Muhammed ile başlayan yeni bir din değildir. Nuh'tan İbrahim'e, İbrahim'den İshak ve Yakup'a, Beni İsrail'e, Musa'ya, Süleyman'a ve İsa'ya uzanan ve Muhammed ile devam eden tek dindir. Kur'an bildirir: "Nuh'a vasiyet ettiğini, sana vahyettiğimizi ve İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya vasiyet ettiğimizi bir şeriat olarak belirledi: Dini ikame edin ve onda ayrılığa düşmeyin." (Şura 42:13) Bu dinin mensupları Kur'an'da "Müslüman" olarak tanımlanır. Nuh, "Müslümanlardan olmam emredildi" der (Yunus 10:72). İbrahim oğullarına, Yakup da kendi oğullarına Allah'ın seçtiği dine bağlı kalmalarını ve ancak Müslümanlar olarak can vermelerini vasiyet eder (Bakara 2:132). Yakup'un oğulları ise babalarının ilahı İbrahim'in, İsmail'in ve İshak'ın ilahı olan tek ilaha ibadet edeceklerini ve "Biz O’na Müslümanlarız" derler (Bakara 2:133). Süleyman'ın çağrısıyla karşılaşan Sebe melikesi de "Biz zaten ondan önce Müslüman olmuştuk" der (Neml 27:42). Musa, kavmine Allah'a iman etmişlerse ve gerçekten Müslümanlarsa yalnızca O'na güvenmelerini söyler (Yunus 10:84). İsa'nın havarileri ise "Bizim Müslüman olduğumuza şahit ol" derler (Âl-i İmran 3:52; Maide 5:111). Önceki vahiyleri bilen kimseler, Muhammed'e indirilen vahyi kabul ettiklerinde de bu sürekliliği açıkça teyit ederler: "Biz ona iman ettik. Şüphesiz o Rabbimizden gelen bir hakikattir. Biz zaten ondan önce de Müslümanlardık." (Kasas 28:53) Böylece Kur'an'da "Müslümanlık", Muhammed ile ortaya çıkmış yeni bir dini kimlik değil; Nuh'tan, İbrahim'den, Yakup'tan, Musa'dan, Süleyman'dan, İsa'dan ve onların takipçilerinden önce de var olan Allah’la çatışmasız, şirksiz ve uyumlu bir bağ kurma ve bu bağı sürdürme halidir. Namaz konusunda da aynı süreklilik görülür. Namaz, Muhammed ile başlamış yeni bir ritüel değildir. Namazın Muhammed'den önceki resullere ve topluluklara yükümlü kılındığı bildirilir. İbrahim'in soyundan gelenlere hayırlı işler yapmaları, namazı ikame etmeleri ve zekatı vermeleri vahyedilmiştir (Enbiya 21:73). İsmail ailesine namazı ve zekatı emreder (Meryem 19:55). Beni İsrail misakında "namazı ikame edin ve zekatı verin" emri vardır (Bakara 2:83; Maide 5:12). Musa'ya "Beni zikretmek için namazı ikame et" denmiştir (Taha 20:14). Musa ve kavmine evlerini kıble edinmeleri ve namazi ikame etmeleri emredilmiştir (Yunus 10:87). İsa ise "Yaşadığım sürece bana namazı ve zekatı vasiyet etti" der (Meryem 19:31). Muhammed'e "namazı ikame et" denir (İsra 17:78; Hud 11:114). Bunun sonucu açıktır: NAMAZ, Muhammed döneminde ortaya konulan bir ritüel değildir; Nuh'tan sonraki vahiy geleneğinde, İbrahim'in soyunda, Beni İsrail'de, Musa'da ve İsa'da mevcut olan ve Muhammed döneminde devam ettirilen ortak bir ritüeldir. Süreklilik yalnızca "namaz" kelimesinin dönemlerde kullanılmasıyla sınırlı değildir. Allah'ın Beyt'iyle ilgili anlatımda kıyam edenler, rüku edenler ve secde edenlerden söz edilir (Hac 22:26). Meryem'e Rabbine kunut etmesi, secde etmesi ve rüku etmesi söylenir (Al-i İmran 3:43). Muhamme'in beraberindekiler ise rüku edenler ve secde edenler olarak tanımlanır (Fetih 48:29). Dolayısıyla bütün dönemlerde kıyam, kunut, rüku ve secde gibi unsurların aynı ibadet geleneği içerisinde yer aldığı görülmektedir. Bu nedenle Kur'an'ın ortaya koyduğu tablo, tek bir dinin ve bu dinin temel ritüellerinden biri olan namazın peygamberler boyunca devam eden bir süreklilik taşıdığıdır. Zamanlara ve topluluklara göre bazı uygulama nüansları değişmiş olabilir; ancak namazın kendisi ve onun temel yapısı vahiyler boyunca korunmuştur. Muhammed’in getirdiği şey, sıfırdan oluşturulmuş yeni bir "namaz" değil; önceki vahiylerde de bulunan namazın vahiy ile yeniden teyit edilmesi, düzenlenmesi ve ikame edilmesidir. Bu çizgide ilah birdir, din birdir, Müslümanlık ortak bir nitelemedir ve namaz da peygamberler boyunca devam eden ortak bir ritüeldir.
Etiyopya Ortodoks Kilisesi’nin namazı bir yerden tanıdık gelecek… Hristiyanlığın ilk dönemlerinde Hristiyanların dua şekli de böyleymiş. Ama kesin İslam’dan kopya çekmişlerdir. 😉😌
6
9
47
4,062
Erdal Serce retweeted
"Din olmadan ahlak temellendirilemez" adlı görüşünden vazgeçmen isabet olmuş. x.com/erdalserce/status/1933… "Ensest var" adlı görüşünden de tez zamanda vazgeç😊 Ademden önce yaratılanlar var! x.com/erdalserce/status/1708… Araf 11’e bakınca görüyoruz ki, sahnede önce bir çoğunluk var. Hani şöyle kalabalık bir "biz" grubu. Ayet devam ediyor: "Size şekil verdik, sonra meleklere Adem’e secde edin dedik." Demek ki secde emrinden önce biz çoktan yaratılmış, hatta yeryüzünde şekillendirilmişiz. (Evrimsel süreç mi? Yok canım, olur mu öyle şey… ama hani belki… 😉) Sonra Allah meleklere diyor ki: "Adem'e secde edin." Meleklerin hepsi "Tamamdır!" deyip secde ediyor; İblis ise kendisine verilen *emre* uymuyor, durduğu yerde duruyor, tipik İblis hareketi. Derken Adem'e "Hadi bakalım, eşinle birlikte cennete gir ama şu ağaca yaklaşma" deniyor. Fakat Adem, İblis’in fısıltı hattından aldığı mesajlarla ahdi unutuyor ve…, ağaca yaklaşıyor. Ağaca yaklaşılınca da Allah onları *Bizim yanımıza*, yani yeryüzüne, bizim, çoktan şekillenmiş o kalabalık kitlenin yanına gönderiyor. Yani biz, Adem gelmeden önce uzun bir evrimsel koridordan geçmiş, son şeklini bulmuş bir topluluğuz. Ve günün birinde kapımızı çalan bir "Halife Adem" oluyor. Adem, geçirdiği o büyük dönüşümün ardından artık kendisiyle aynı biçimi alan insanlarla tanışıyor. Sonra başlıyor bize dersler vermeye: Allah'ın kendisine öğrettiği "isimler kataloğunu" açıp tek tek aktarıyor. O eğitim ve terbiyeden geçenlere de *Beni Adem* deniyor. İşte "Ademoğulları ensestleşerek çoğalmadı kardeşim!" denilen alternatif hikayenin özeti budur. Son. 🎬
Replying to @erdalserce
Ben eskiden din olmadan ahlak temellendirilemez diyordum. Sonradan bu görüşümden vazgeçtim.
2
2
18
2,305
Erdal Serce retweeted
Kur'ana göre Allah'ın vahyini tebliğ etme görevi resullere verilmiştir. Bu görev, Kur'an boyunca yalnızca resullere nispet edilir. Allah, resullerini vahyin eksiksiz ulaştırılması için özel gözetimi altına almış, onların risaletleri tebliğ edip etmediklerini bilinsin diye önlerinde ve arkalarında gözetleyiciler bulundurmuştur (Cin 72:26-28). Bu durum, tebliğin sıradan bir anlatım faaliyeti değil, ilahi güvence altında yürütülen resullere özgü bir görev olduğunu göstermektedir. Kur'anda Allah'ın vahyini tebliğ etme görevinin herhangi bir kişi, topluluk, kurum veya din adamına verildiğini bildiren tek bir ayet bulunmamaktadır. Aksine, "Resule düşen ancak apaçık tebliğdir." ifadesi birçok ayette tekrar edilerek tebliğ görevinin resullere ait olduğu özellikle vurgulanmaktadır (Maide 92, 99; Nahl 35, 82; Nur 54; Ankebut 18; Tegabün 12 ve diğerleri). Ayrıca her resul, vahyi kendi kavmine ve onların diliyle ulaştırmak üzere gönderilmiştir (İbrahim:4). Resuller, Allah'tan aldıkları vahyi eksiksiz tebliğ etmiş ve görevlerini tamamlamışlardır. Kur'anda, onların vefatından sonra bu ilahî görevin başka kişi veya kurumlara devredildiğini bildiren herhangi bir ayet de bulunmamaktadır. Bu nedenle Kur'anın ortaya koyduğu tablo şudur: Allah'ın vahyinin tebliği, resullerin görevidir. Resullerin görevlerini tamamlamalarıyla birlikte ilahi vahyin tebliğ süreci de tamamlanmıştır. Bundan sonraki faaliyetler, vahyin yeniden tebliği değil; mevcut vahyi okuma, anlama, açıklama, araştırma ve yorumlama çabalarıdır. Dolayısıyla meal, tefsir, ders veya sohbet çalışmaları tebliğ değil, Kur'anı anlama ve açıklama faaliyetleridir.
Replying to @erdalserce
Şu an kelimeleri kök anlamlarıyla inceleyip kavrayabiliyoruz. Ben çok araştırarak belki Arapların bile anlamadıklarinı anlayabilirim. Ayrıca Kur'an'ın kendisi ulaşan herkesin uyarıyı alması gerektigini söylüyorsa başım gözüm üstüne.
3
4
18
1,325
Erdal Serce retweeted
Yahudilik ve Hristiyanlik din değil millettir. Eğer birden fazla din olsaydı, bu birden fazla ilah gerektirirdi. Din millet farkı👇 x.com/i/status/1529172909415… Müslümanlık, Kur'an'dan ve Muhammed'den önce de vardı; Nuh ile başlamıştır👇
Replying to @erdalserce
Değerli Erdal bey Yüce Allah Kuran'da kitap ehli ve kendine kitap verilen derken Hristiyan ve Yahudileri kast ederken ve o kitaplarla iman edilmesini isterken Yahudilik ve Hıristiyanlık din degilmiydi.kutsal kitaplar İncil Tevrat tahrif edilse bile hala dindir.sirke bulansalar da
1
1
11
642
Erdal Serce retweeted
İSLAM: YARATICIYLA UYUMLU BAĞ VE O BAĞA AİDİYET DİNİDİR. Kur'anda geçen "İslam", "esleme", "eslimu", "müslimun" ve "müslimin" kavramları birlikte değerlendirildiğinde, İslam'ın yalnızca belirli bir topluluğun adı olmadığı görülür. Kur'anın anlam dünyasında İslam; insanın yaratıcıyla çatışmasız, şirksiz ve uyumlu bir bağ kurmaya yönelmesidir. Bu yüzden İslam, durağan bir kimlikten çok; bilinçli bir yönelişi, içsel dönüşümü ve sürekli canlı tutulan bir bağı ifade eder. "Esleme" fiili, kişinin kendisini hakikate açmasını, çatışmayı bırakmasını ve yaratıcıyla uyum bağına girmesini anlatır. "Göklerde ve yerde kim varsa -isteyerek ya da istemeyerek- O'na islam" ( Ali imran 83) olduğu halde Yaratıcı insanlardan bilinçli ve isteyerek bir yönelim ister. İbrahim'in: "Eslemtü li rab ıl-Almin" (Bilebilenlerin/ayırt edebilenlerin rabbine islam oldum) sözü, bir etiketten çok bilinçli bir yönelişi ifade eder. Buradaki İslam, zorunlu bir aidiyet değil; insanın kendi iradesiyle hakikate yönelmesi ve yaratıcıyla uyumlu bir bağ kurmasıdır. Bu çerçevede İslam şöyle tanımlanabilir: "İslam; insanın yaratıcıyla çatışmasız, şirksiz ve uyumlu bir bağ kurup onu bilinçli biçimde sürdürmeye yönelmesidir." Kur'andaki "müslim" kavramı da bu yönelişi yaşayan kişiyi tanımlar. Ancak Kur'anın kullanımında iki farklı vurgu dikkat çeker: "müslimun" ve "müslimin". Müslimun: Bağ kurmak ve bağı yaşatmak "Müslimun" ifadesinde vurgu, insanın yaratıcıyla kurduğu canlı bağ üzerinedir. Bu kullanım, yalnızca bir kimlik bildirmez; bağ kurma halini ve o bağı sürdürme sürecini anlatır. Örneğin: "Şahit olun ki biz müslimunuz." ifadesi: "Biz yaratıcıyla çatışmasız ve şirksiz bir bağ kuranlarız" "Bu bağı canlı tutma süreci içinde olanlarız" anlamı taşır. Burada İslam, tamamlanmış bir unvan değil; yaşayan bir bilinç halidir. İnsan her an o bağı korumaya, güçlendirmeye ve uyumu sürdürmeye çalışır. Bu nedenle "müslimun", aktif ve devam eden bir ilişkiyi ifade eder. Müslimin: O bağa aidiyet "Müslimin” kullanımında ise vurgu daha çok aidiyet üzerinedir. Bu ifade, yaratıcıyla kurulan o uyum bağına dahil olmuş, o yönelişi benimsemiş topluluğa mensubiyeti anlatır. Örneğin: “Müsliminden olmakla emrolundum." ifadesinde kişi: o hakikat çizgisine katılmayı, o bilinç ailesine dahil olmayı, yaratıcıyla uyum esasına dayalı topluluğa aidiyet göstermeyi ifade eder. Bu nedenle nüans şu şekilde özetlenebilir: Müslimun: Yaratıcıyla bağ kurmak ve o bağı yaşatmak Müslimin: O bağa aidiyet ve mensubiyet Bu ayrım, Kur'andaki İslam anlayışını daha dinamik ve evrensel biçimde görmeyi sağlar. Çünkü Kur'anda İbrahim, Yakub, Musa, İsa'nın havarileri ve Allah'a yönelen birçok topluluk "müslimun" olarak anılır. Bu da İslam’ın belirli bir etnik kimlikten veya tarihsel etiketten ibaret olmadığını gösterir. Kur'ana göre İslam: kula kulluğu reddeden, Yaratıcıdan başkasını mutlaklaştırmayan, şirkten arınmayı hedefleyen, insanı hakikatle uyuma çağıran bir yöneliş dinidir. Dolayısıyla "müslimun" olmak: "yaratıcıyla çatışmasız, şirksiz ve uyumlu bir bağ kurup o bağı yaşatmaya çalışmak” anlamına gelir. Müslimin ise: "bu bağa aidiyet gösteren, kendisini bu hakikat yönelişinin içinde konumlandıran kimseler" olarak anlaşılabilir. Böylece Kur'andaki İslam anlayışı, yalnızca bir din adı olmaktan çıkar; insanın hakikatle kurduğu canlı bağın ve o bağa bilinçli aidiyetin adı olan bir "din" haline gelir. İslam/esleme/eslimu x.com/i/status/2052842349034… Mıslımun x.com/i/status/2052842618086… Mıslimin x.com/i/status/2052845818042…
İslam nedir? @erdalserce
1
9
28
1,914
Erdal Serce retweeted
"Peder" o anda ne diyordu?
Hello @Grok कहां की घटना है ? पादरी जी बचे या नहीं। बहुत दुखद खबर
2
1
3
563
Erdal Serce retweeted
AHZAB 33:50 İLE İLGİLİ "RESULÜN BİR BAŞKASININ EŞİNİ ELİNDEN ALMASI" İDDİASINA CEVAP "Peygamber bir kadını beğenirse kocası onu boşayıp vermek zorunda" iddiasını ileri süren kişi, öncelikle Kur'an'ın kullandığı kelimeler arasındaki farkı açıklamak zorundadır. Kur’an’ı anlamak için امرأة امرأت زوجة kelimelerini bağlamlarına bakmadan birbirlerinin yerine koyamayız. Ahzâb 33:50’de ayetin ilgili bölümü şöyledir: وَامْرَأَةً مُؤْمِنَةً إِنْ وَهَبَتْ نَفْسَهَا لِلنَّبِيِّ إِنْ أَرَادَ النَّبِيُّ أَنْ يَسْتَنْكِحَهَا Burada امرأة مؤمنة (mümin bir kadın) deniliyor. امرأة زوجها فلان filanın zevceti olan kadın denilmiyor. امرأة kelimesi halihazırda herhangi bir erkeğin zevceti olan kadını ifade etmez. Bu nedenle ayetteki kadını önce başka bir erkeğin zevceti kabul edip sonra o erkeğin onu boşayarak Resul'e vermesi gerektiğini iddia etmek, ayetin metninde bulunmayan bir durumu metne eklemektir. Ayetin söylediği şudur: Bir imrae/kadın kendisini Resul’e hibe ederse ve Resul de onunla يَسْتَنْكِحَهَا nikah ilişkisi kurmayı isterse, bu durum Resul'e özgü hüküm kapsamındadır. Ayetin söylemediği şey ise şudur: "Bu kadının bir kocası vardır; kocası onu boşasın ve Resul'e teslim etsin." Bu iki ifade birbirinden tamamen farklıdır. زوج ile امرأة arasındaki fark göz ardı edilemez Ahzab 33:50'nin aynı bölümünde Kur'an önce şöyle diyor: إِنَّا أَحْلَلْنَا لَكَ أَزْوَاجَكَ "Zevclerini sana helal kıldık…" Ardından başka bir ifade kullanıyor: وَامْرَأَةً مُؤْمِنَةً "Ve mümin bir imrae/kadın…" Aynı ayette hem أزواجك hem de امرأة مؤمنة ifadelerinin bulunması önemlidir. Kur'an bu iki ifadeyi aynı biçimde kurmamıştır. زوج zevclik/eşleşme ilişkisini; امرأة ise kadını, fakat tek başına herhangi bir erkekle zevclik aidiyetini bildirmeyen durumu ifade eder. Bu nedenle Ahzab 33:50'deki امرأة مؤمنة ifadesinden, bu kadının başka bir erkeğin zevceti olduğu sonucu çıkarılamaz. Hele ki bu ifadeden "kocası boşayıp vermek zorunda" hükmü hiç çıkarılamaz. امرأة ile امرأت arasındaki fark da önemlidir Kur'an'da şu ifadeler bulunur: امرأت عمران، امرأت العزيز، امرأت فرعون، امرأت نوح، امرأت لوط (İmran'in imraeti/azizin imraeti/firavun'nun imraeti/Nuh'un imraeti/Lut'un imraeti) Bu örneklerde kadınlar belirli erkeklere nispet edilerek anılır. امرأت biçimi, belirli bir erkeğe aidiyet veya nispet bildirir. Bir kadının belirli bir erkeğe nispet edilmesi ile o erkeğin zevceti olması da aynı şey değildir. Ayrıca açık ت ile yazılan امرأت biçiminin Kur'an'daki kullanımlarının belirli erkek adlarına izafe edilmesi, gözlemlenebilir bir yazım örüntüsüdür. Bu örüntünün aidiyetin niteliği bakımından ne ifade ettiği, ayetlerin bağlamlarıyla birlikte değerlendirilir. Bu kullanımların hiçbiri, Ahzab 33:50’de başka bir erkeğin kadını boşayıp Resul'e vermesini emreden bir ifade bulunduğunu göstermez. Kur'an'daki امرأة، امرأت، زوجة kelimelerini birbirinin yerine kullanamayız. Her birinin seçildiği bağlamı ve ifade ettiği ilişki farklıdır. امرأة halihazırda herhangi bir erkeğin zevceti olan kadını ifade etmez امرأت belirli bir erkeğe nispeti temsil eder زوج ise, zevclik/eşleşme ilişkisini bildirir. Bu ayrımları esas aldığımızda Ahzab 33:50'den, başka bir erkeğin zevcetinin kendisini Resul'e hibe ettiği ve kocasının onu boşayıp Resul'e vermek zorunda olduğu sonucu çıkarılamaz. Ayetin açıkça söylediği ile yorum yoluyla ona eklenen şeyi birbirinden ayırmak zorunludur. Bir iddianın Kur'an'a dayandığını söylemek, o iddiayı ayetin Arapça metninde gösterebilmeyi gerektirir.
Mustafa Öztürk — Ahzap 50 “Peygamber bir kadını beğenirse kocası boşayıp vermek zorunda !” ▪️ Ayet peygambere özel kadınlar ve imtiyazlar sayıyor. Diğer müminlere değil, sadece ona özel. ▪️ Evrenin yaratıcısı neden kişisel beğeniyi ve eş sırasını detaylandırır?
1
7
17
751
Deniz, gökyüzü ve kocaman bir kalp… Daha ne olsun! 😊
Yurt dışından tatile gelen Karataş’ın Çöp Toplama Gönüllüleri ♻️🌿 @bizadanaliyik
1
11
423
Yurt dışından tatile gelen Karataş’ın Çöp Toplama Gönüllüleri ♻️🌿 @bizadanaliyik
1
13
875
Erdal Serce retweeted
KUR'AN ve BİLİM Lake Vanda ve Powell Lake'de gözlemlenen tatlı su–geçiş tabakası–tuzlu su yapısı ile Kur'an'da iki bahr (deniz/göl) arasında bulunduğu bildirilen berzah arasında bilimsel ve anlamsal bir olabilirlik vardır. Bu örnekler tatlı ve tuzlu su arasında bir haloklin (berzah/ara bölge) oluşabildiğini ve bu tabakanın karışımı çok güçlü biçimde sınırlayabildiğini gösteren bilimsel örneklerdir. Bunu özellikle üç bilimsel bulgu destekliyor: Üstte tatlı su, derinde eski deniz suyu bulunur. Aradaki yoğunluk tabakalaşması (berzah/ara bölge), iki su kütlesinin karışmasını önleyecek kadar güçlüdür. Burada temel fiziksel mekanizma şudur: Tuzlu su çoğunlukla daha yoğundur. Daha az yoğun tatlı su onun üzerinde kalabilir. Aradaki yoğunluk farkı, suyun dikey yönde hareket ederek karışmasına karşı direnç oluşturur. Haloklin (berzah) bu geçiş bölgesidir. Dolayısıyla, "Tatlı ve tuzlu su karşılaştığında aralarında bir geçiş tabakası oluşabilir ve bu tabaka karışmayı engelleyecek ölçüde sınırlayabilir" önermesi bilimsel olarak desteklenmektedir.
Replying to @erdalserce
Kardeşim bu kadar laf kalabalığına ne gerek var. Tatlı su tuzlu suya karışır de geç. Boş ver sen Abbasi ve Emevilerin yazdığı kitabı. Denizin doğanın tadını çıkar insanca yaşamaya bak. 🙌🏻
1
10
327
Karataş
16
325
KUR'AN'DA İKİ BAHRIN (DENİZİN) BULUŞMASI, BERZAH VE AYIRICI SINIRIN ANLAMI BAHR (بحر) ve NEHR/akarsu (نهر), Kur'an'da geçen, birbirinden farklı iki kelimedir. Bahr/deniz/göl (بحر) ve nehr (نهر) kavramlarını incelerken, bu kelimelere geleneksel tercümelerde verilen karşılıklarla yetinmek yerine, Kur'an'ın kendi ifadelerini ve fiil-özne ilişkilerini esas almak gerekir. Kur'an'da nehirler sıklıkla جري (cera) kökünden gelen تجري (tecri) fiiliyle birlikte anılır. Örneğin Bakara 2:25'te geçen "tecri min tahtiha'l-enhar" ifadesiyle nehirlerin akışı açıkça anlatılır. Buna karşılık, Bakara 2:164'te geçen "tecri fi'l-bahr" ifadesinde akıp giden, bahrın kendisi değil, onun içinde seyreden gemilerdir. Bu fiil-özne ayrımı önemlidir. Kur'an'ın nehirlerin akışını açıkça belirtmesi ile bahrın kendisini akış fiilinin öznesi olarak tanımlaması aynı şey değildir. Birbirinden farklı iki bahr: Furkan 25:53 وهو الذي مرج البحرين هذا عذب فرات وهذا ملح اجاج وجعل بينهما برزخا وحجرا محجورا Ayet, iki bahrı birbirinden farklı niteliklerle tanımlar: • هذا عذب فرات • : Bu, tatlı ve içimi kolay olandır. • وهذا ملح اجاج • : Bu ise tuzlu ve acı olandır. Burada iki bahrdan birinin tatlı, diğerinin tuzlu olması, aralarındaki temel farktır. Ayette geçen مرج البحرين (merace'l-bahreyn) ifadesindeki merace fiilinin anlam alanında salıvermek ve serbest bırakmak bulunur. Fiilin "iki bahrı (denizi/gölü) salıvermek" anlamı esas alındığında, birbirinden farklı özelliklere sahip iki bahrın serbest bırakılması ve buluşmaları anlatılmış olur. İki bahr arasındaki berzah Furkan 25:53'te şöyle denilir: وجعل بينهما برزخا وحجرا محجورا "İkisinin arasına bir berzah (ara bölge) ve engelleyici bir sınır koydu." Burada iki kavram birlikte kullanılır: • BERZAH (برزخ): İki şey arasındaki ara, ayırıcı veya engel. • HACRAN MAHCURA (حجرا محجورا): "Engelleme, yasaklama ve dokunulmazlık sağlama" anlam alanıyla ilişkili bir ifadedir. Bu iki ifade, iki bahr (deniz/göl) arasındaki ayrımın ayette özellikle vurgulandığını gösterir. Berzah, iki farklı ortam arasında bulunan bir ara bölge veya ayırıcı alan olarak değerlendirilebilir. Rahman 55:19-20: İki bahrın buluşması مرج البحرين يلتقيان بينهما برزخ لا يبغيان İlk ayette iki bahrın buluşmasından söz edilir. يلتقيان yeltekiyan fiili, ikisinin karşılaşmasını veya buluşmasını ifade eder. Buluşma ise farklı iki şeyin aynı hale gelmesi anlamına gelmez. İkinci ayette, ikisinin arasında bir berzah bulunduğu belirtilir ve لا يبغيان la yabğiyan ifadesi kullanılır. بغي kökü, Kur'an'daki kullanımlarında istemek, aramak, talep etmek ve bağlama göre haddi aşmak gibi anlam alanlarına sahiptir. Bu nedenle la yabğiyan ifadesi; "birbirine karışmazlar", "birbirlerinin sınırını aşmazlar" veya "birbirleriyle buluşmayı istemezler" şeklindedir. Buradan hareketle, iki bahrın birbirlerine karşı ayrı konumlarını korudukları yönünde bir yorum yapılabilir. Akarsuyun denize karışması ile iki bahrın buluşması arasındaki fark Bir nehrin denize dökülmesi ile iki bahrın karşılaşması, aynı fiziksel olay değildir. Nehir-deniz karşılaşmasında, akış halindeki tatlı su, tuzlu su ortamına girer. İki bahrın karşılaşması durumunda ise başlangıçta birbirinden farklı niteliklere sahip iki su kütlesinin buluşması söz konusudur. Tatlı bahr/deniz/göl ve tuzlu bahr sularının karşılaşmasında yoğunluk, akıntı ve karışma koşullarına bağlı olarak farklı tuzluluklara sahip bir geçiş bölgesi oluşur. Bu fiziksel olguda, "berzah" bir ara/geçiş bölgesi olarak anlaşılır. İki bahrın/denizin karşılaşmasının nehir-deniz birleşmesinden farklı bir durumdur. Kur'an'daki ilgili ayetler birlikte değerlendirildiğinde şu noktalar ortaya çıkar: Fatır 35:12 ve Furkan 25:53, tatlı ve tuzlu suyun farklı niteliklerini açıkça belirtir. Rahman 55:19, iki bahrın buluşmasını anlatır. Bu çerçevede Kur'an'ın ilgili ayetlerdeki anlatımı, akarsu veya nehirlerin denize dökülmesi değil, farklı niteliklere sahip iki bahrın buluşması ve aralarında bir berzah\ara bölge oluşması şeklindedir.
Replying to @erdalserce
Aynen öyle akyakada denize akan yüzlerce şu var ve tatlı su tuzlu suya karışmıyor. Şaka şaka anında karışıyor. O dediğin bölgedede şu bir birine karışıyor.
1
6
256
Erdal Serce retweeted
Replying to @erdalserce
Erdal Bey'in açtığı bu zincir temelinde aşağıdaki bu içeriği oluşturdum, keyifle okumanız dileğiyle!
Kutsal Kitaplarda Mucizeler ve Gerçekler kurancevirisi.com/tr/kavram/…
1
2
91
Erdal Serce retweeted
Çok güzel açıklamış sakin olun ve sadece anlamaya çalışın.
Replying to @IronicXtweet
KUR'ANA GÖRE "SAÇ KILI" HARAM DEĞİLDİR! Kur'an'da bir kelimenin anlamı, öncelikle onun Kur'an içi kullanımı ve bağlamsal ilişkileriyle belirlenir. Bu nedenle HAMR'ı, sonraki sözlük veya geleneksel yorumlardan önce Kur'an'ın kendi kullanımı üzerinden okumak gerekir. HAMR; Bakara 2:219, Maide 5:90-91, Yusuf 12:36, 41 ve Muhammed 47:15'te geçer. Bu kullanımlardaki ortak payda, "bir şeyi kaplayarak görünümünde veya halinde değişiklik meydana getirme" niteliğidir. HAMR'ın insan bedeniyle doğrudan ilişkili tek kullanımı Nur 24:31'dir. Ayet, HAMR'ın yöneltileceği yeri açıkça CEYB olarak belirtir. CEYB'in Kur'an içi anlamı için Neml 27:12 ve Kasas 28:32'ye bakılır. Her iki ayette de Musa'ya: "Elini CEYB'ine sok; herhangi bir SU' (kötülük) olmaksızın beyaz olarak çıksın." denilir. Bu kullanım, CEYB'in elin içine sokulabildiği bir giysi açıklığı olduğunu gösterir. Nur 24:31 ile birlikte değerlendirildiğinde ise CEYB'in, giysinin göğüs/üst beden bölgesindeki açıklığa işaret ettiği anlaşılır. Nur 24:31'de kadınlara: "HAMR'larını CEYB'lerinin üzerine darb etsinler." denilmektedir. Burada dikkat edilmesi gereken temel nokta şudur: Ayet, HAMR'ın baş üzerine darb edilmesini söylemez; yöneldiği yer açıkça CEYB'dir. Ayetin lafzında baş anlamındaki "ras" (رأس) veya saç anlamındaki "şa'r" (شعر) kelimeleri bulunmaz. "Salsınlar", "indirsinler" veya "başlarından aşağı uzatsınlar" şeklinde bir ifade de yoktur. Kur'an'da HAMR/HUMUR'un baş veya saç ile ilişkilendirildiği bir kullanım bulunmamaktadır. Dolayısıyla Kur'an içi kullanımda HAMR'ın örtme/kaplama işlevinin yöneldiği tek beden bölgesi CEYB'dir. Kur'an içinde HAMR'ın baş veya saça yönelik bir örtü olduğuna dair bir bağlam yoktur. Kur'an'ın lafzı esas alındığında ilişki açıktır: CEYB → elin içine sokulabildiği giysi açıklığı HAMR → CEYB üzerine darb edilen unsur Öyleyse HAMR'ı doğrudan "başörtüsü" olarak tanımlamak yerine; CEYB üzerine darb edilen, onu kaplayan ve görünümünde veya halinde değişiklik meydana getiren unsur olarak değerlendirmek daha doğrudan bir Kur'ani okumadır. Nur 24:31'deki ifade, "başlarını örtsünler" şeklinde değil, ayetin lafzına bağlı olarak: "HAMR'larını CEYB'lerinin üzerine darb etsinler." şeklinde anlaşılmalıdır. Kur'an'ın kendi kullanım zinciri ve lafzı esas alındığında CEYB, giysinin göğüs/üst beden bölgesindeki açıklığa; HAMR ise bu CEYB üzerine darb edilerek onu kaplayan ve görünümünde/halinde değişiklik meydana getiren unsura işaret eder. Buradaki "darb" fiili, yalnızca fiziksel bir kapatma değil; o bölgenin algılanış biçimini, teşhir durumunu ve görünürlük halini değiştiren işlevsel bir müdahaleyi ifade eder. Bu bağlam dikkate alınmadan HAMR'ı doğrudan "başörtüsü" olarak çevirmek; kelimenin Kur'an içindeki açık CEYB bağlantısının önüne, Kur'an dışı bir anlamı yerleştirmek anlamına gelir. Nur 24:31'deki "darb" eylemini, HAMR'ı başa indirmek olarak yorumlamak, ayetin lafzında olmayan bir yönlendirmeyi metne dahil etmektir. Kur'an'ın lafzı, HAMR'ı (baş veya saç kılıyla ilişkilendirmez) CEYB'e (giysinin göğüs/üst beden bölgesindeki açıklığa) yönlendirir; bu yönlendirme, örtünmenin mahiyetini ve amacını da belirler.
1
1
1
470
Magarsus Antik Tiyatrosu’nun yanı… 📚 Çalışmak için huzurlu ve güzel bir yer. ☺️🌿
1
24
495