Kur'an'a göre İslam, Muhammed ile başlayan yeni bir din değildir. Nuh'tan İbrahim'e, İbrahim'den İshak ve Yakup'a, Beni İsrail'e, Musa'ya, Süleyman'a ve İsa'ya uzanan ve Muhammed ile devam eden tek dindir.
Kur'an bildirir: "Nuh'a vasiyet ettiğini, sana vahyettiğimizi ve İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya vasiyet ettiğimizi bir şeriat olarak belirledi: Dini ikame edin ve onda ayrılığa düşmeyin." (Şura 42:13)
Bu dinin mensupları Kur'an'da "Müslüman" olarak tanımlanır.
Nuh, "Müslümanlardan olmam emredildi" der (Yunus 10:72).
İbrahim oğullarına, Yakup da kendi oğullarına Allah'ın seçtiği dine bağlı kalmalarını ve ancak Müslümanlar olarak can vermelerini vasiyet eder (Bakara 2:132).
Yakup'un oğulları ise babalarının ilahı İbrahim'in, İsmail'in ve İshak'ın ilahı olan tek ilaha ibadet edeceklerini ve "Biz O’na Müslümanlarız" derler (Bakara 2:133).
Süleyman'ın çağrısıyla karşılaşan Sebe melikesi de "Biz zaten ondan önce Müslüman olmuştuk" der (Neml 27:42).
Musa, kavmine Allah'a iman etmişlerse ve gerçekten Müslümanlarsa yalnızca O'na güvenmelerini söyler (Yunus 10:84).
İsa'nın havarileri ise "Bizim Müslüman olduğumuza şahit ol" derler (Âl-i İmran 3:52; Maide 5:111).
Önceki vahiyleri bilen kimseler, Muhammed'e indirilen vahyi kabul ettiklerinde de bu sürekliliği açıkça teyit ederler: "Biz ona iman ettik. Şüphesiz o Rabbimizden gelen bir hakikattir. Biz zaten ondan önce de Müslümanlardık." (Kasas 28:53)
Böylece Kur'an'da "Müslümanlık", Muhammed ile ortaya çıkmış yeni bir dini kimlik değil; Nuh'tan, İbrahim'den, Yakup'tan, Musa'dan, Süleyman'dan, İsa'dan ve onların takipçilerinden önce de var olan Allah’la çatışmasız, şirksiz ve uyumlu bir bağ kurma ve bu bağı sürdürme halidir.
Namaz konusunda da aynı süreklilik görülür. Namaz, Muhammed ile başlamış yeni bir ritüel değildir. Namazın Muhammed'den önceki resullere ve topluluklara yükümlü kılındığı bildirilir.
İbrahim'in soyundan gelenlere hayırlı işler yapmaları, namazı ikame etmeleri ve zekatı vermeleri vahyedilmiştir (Enbiya 21:73).
İsmail ailesine namazı ve zekatı emreder (Meryem 19:55).
Beni İsrail misakında "namazı ikame edin ve zekatı verin" emri vardır (Bakara 2:83; Maide 5:12).
Musa'ya "Beni zikretmek için namazı ikame et" denmiştir (Taha 20:14).
Musa ve kavmine evlerini kıble edinmeleri ve namazi ikame etmeleri emredilmiştir (Yunus 10:87).
İsa ise "Yaşadığım sürece bana namazı ve zekatı vasiyet etti" der (Meryem 19:31).
Muhammed'e "namazı ikame et" denir (İsra 17:78; Hud 11:114).
Bunun sonucu açıktır: NAMAZ, Muhammed döneminde ortaya konulan bir ritüel değildir; Nuh'tan sonraki vahiy geleneğinde, İbrahim'in soyunda, Beni İsrail'de, Musa'da ve İsa'da mevcut olan ve Muhammed döneminde devam ettirilen ortak bir ritüeldir.
Süreklilik yalnızca "namaz" kelimesinin dönemlerde kullanılmasıyla sınırlı değildir.
Allah'ın Beyt'iyle ilgili anlatımda kıyam edenler, rüku edenler ve secde edenlerden söz edilir (Hac 22:26).
Meryem'e Rabbine kunut etmesi, secde etmesi ve rüku etmesi söylenir (Al-i İmran 3:43). Muhamme'in beraberindekiler ise rüku edenler ve secde edenler olarak tanımlanır (Fetih 48:29).
Dolayısıyla bütün dönemlerde kıyam, kunut, rüku ve secde gibi unsurların aynı ibadet geleneği içerisinde yer aldığı görülmektedir.
Bu nedenle Kur'an'ın ortaya koyduğu tablo, tek bir dinin ve bu dinin temel ritüellerinden biri olan namazın peygamberler boyunca devam eden bir süreklilik taşıdığıdır.
Zamanlara ve topluluklara göre bazı uygulama nüansları değişmiş olabilir; ancak namazın kendisi ve onun temel yapısı vahiyler boyunca korunmuştur.
Muhammed’in getirdiği şey, sıfırdan oluşturulmuş yeni bir "namaz" değil; önceki vahiylerde de bulunan namazın vahiy ile yeniden teyit edilmesi, düzenlenmesi ve ikame edilmesidir.
Bu çizgide ilah birdir, din birdir, Müslümanlık ortak bir nitelemedir ve namaz da peygamberler boyunca devam eden ortak bir ritüeldir.
Etiyopya Ortodoks Kilisesi’nin namazı bir yerden tanıdık gelecek…
Hristiyanlığın ilk dönemlerinde Hristiyanların dua şekli de böyleymiş.
Ama kesin İslam’dan kopya çekmişlerdir. 😉😌