Kısa bir dua🙏🏻
10
6
113
92,019
2
13
1,951
Meftun 🧚🏻‍♀️ retweeted
Günümüzde Şehadet Değil, İman! Al-i İmran 3:86'da, iman ettikten sonra "Resulün hak olduğuna şehadet eden" bir topluluktan söz edilir: وَشَهِدُوا أَنَّ الرَّسُولَ حَقٌّ "Resulün hak olduğuna şehadet ettiler." Bu şehadet, Resulün bizzat aralarında bulunduğu, kendilerine tebliğde bulunduğu ve kendilerine beyyinatın (açığa çıkarıcı delillerin) ulaştığı tarihsel topluluğun tanıklığıyla ilgilidir. Dolayısıyla burada söz konusu olan, Resulün risaletine bizzat tanıklık etmiş olmaktır. Nisa 4:136'da ise Kur'an'ın muhataplarına yönelttiği emir şehadet değil, imandır: آمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ "Allah'a ve Resulüne iman edin." Ayet bununla da yetinmez; Allah'a, meleklerine, kitaplarına, resullerine ve sonuncu güne iman etmeyi ortaya koyar. Bu iki ayet birlikte değerlendirildiğinde, Resulün dönemindeki şehadet ile Resulden sonraki dönemlerdeki iman arasında önemli bir ayrım ortaya çıkar. Resulün kendi döneminde yaşayan, onunla karşılaşan, tebliğine doğrudan muhatap olan ve onun risaletine tanıklık eden insanlar için şehadet söz konusudur. Resulün vefatından sonra yaşayan insanlar ise onun risaletine bizzat tanıklık etmiş değildir. Bu nedenle onlar açısından söz konusu olan şehadet değil, imandır. Bugün bizim için Kur'an'ın ortaya koyduğu iman; Allah'a, meleklerine, son Resule ve ondan önceki resullere, son Kitaba ve ondan önceki Kitaplara ve sonuncu güne iman etmektir. Dolayısıyla bugün yaşayan bir insanın Muhammed'in risaletine ilişkin söyleyebileceği Kur'ani ifade, onu bizzat görmüş bir kişinin "Resulün hak olduğuna şehadet etmesi" değil; kendisine ulaşan delil ve bildirim üzerinden **Muhammed'in Allah'ın Resulü olduğuna iman etmesi**dir. Bu açıdan "Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden resulullah" ifadesini, Kur'an'ın bütün çağlar için Müslüman olmanın zorunlu şartı olarak belirlediği bir şehadet formülü şeklinde değerlendirmek yerine, sonraki dini gelenekte şekillenmiş bir ifade olarak değerlendirmek gerekir. Özetle: Resulün dönemi → Resule bizzat tanıklık ve şehadet + iman. Resulden sonraki dönem → şehadet değil, iman.
3
5
25
1,137
Meftun 🧚🏻‍♀️ retweeted
Kur’an’ı, sonradan oluşmuş “evrensel peygamber” kalıbıyla değil, kendi kavramları, kökleri ve ayetler arasındaki ilişkileriyle okumak gerekir. Muhammed’in risalet kapsamını anlayabilmek için önce Kur’an’ın resul, kavim, lisan, coğrafya, nas ve önceki vahiy toplulukları arasında kurduğu ilişkilere bakmalıyız. Kur’an’da resul ile kavmi arasında açık bir lisan bağı kurulmuştur. İbrahim:4’te, “Biz hiçbir resulü, kendi kavminin lisanından başka bir lisanla göndermedik ki onlara açıklık kazandırsın” denilir: بِلِسَانِ قَوْمِهِ. Burada temel ilişki açıktır: resul → kavim → kavmin lisanı. Muhammed açısından da bu ilkenin dışında bir durum gösterilmez. Yasin:6’da Muhammed’in görevi, "ataları uyarılmış bir kavmi uyarman" şeklinde ifade edilir: لِتُنذِرَ قَوْمًا مَا أُنذِرَ آبَاؤُهُمْ. Burada doğrudan قَوْم — kavim kavramı kullanılır. Nahl:103’te ise Kur’an’ın lisanı açıkça لِسَانٌ عَرَبِيٌّ مُّبِينٌ — açık ve belirgin bir Arap lisanı olarak tanımlanır. Şura:7’de de "Ümmü’l-Kura’yı ve çevresindekileri uyarman için Arapça bir Kur’an" gönderildiği bildirilir: قُرْآنًا عَرَبِيًّا لِّتُنذِرَ أُمَّ الْقُرَىٰ وَمَنْ حَوْلَهَا. Böylece Muhammed’in risaletinin başlangıç bağlamında üç unsur bir araya gelir: Arap lisanı, uyarı ve Ümmü’l-Kura ile havalisi. Burada "ümmi" kavramı da önemlidir. Al-i İmran:20’de الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ وَالْأُمِّيِّينَ, yani "Kendilerine Kitap verilenler ve ümmiler" şeklinde iki ayrı kategori ortaya konur. Dolayısıyla ümmi = Arap eşitliğini doğrudan Kur’an’ın lafzı olarak kurmak doğru değildir. Bakara 2:78’de ise ümmiler, لَا يَعْلَمُونَ الْكِتَابَ ifadesiyle Kitap bilgisine sahip olmayanlarla ilişkilendirilir. Bu kullanım, "ümmi" kavramının en azından Kur’an bilgisine sahip olmama veya Kitap bilgisinden uzak kalma boyutunun bulunduğunu açığa çıkarır. Cuma:2’de ise "ümmilerin içinde, onların içinden bir resul" gönderildiği söylenir: بَعَثَ فِي الْأُمِّيِّينَ رَسُولًا مِّنْهُمْ. Burada Muhammed ile ümmiler arasında doğrudan bir bağ kurulmaktadır. A’raf:157’de Muhammed, الرَّسُولَ النَّبِيَّ الْأُمِّيَّ -resul, nebi, ümmi olan- şeklinde nitelenir. Fakat aynı ayette çok önemli başka bir bağlantı daha kurulur: يَجِدُونَهُ مَكْتُوبًا عِندَهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَالْإِنجِيلِ, yani "onu yanlarında bulunan Tevrat ve İncil’de yazılı bulurlar." Böylece ümmi resul ile önceki vahiy geleneğinin muhatapları arasında doğrudan bir ilişki kurulmaktadır. "Ümmi" kavramını anlamada İbrahim bağlantısı da ayrıca dikkat çekicidir. Kur’an’da İbrahim için إِنَّ إِبْرَاهِيمَ كَانَ أُمَّةً — "Şüphesiz İbrahim bir ümmetti" — denilir (16:120). Aynı pasajın devamında İbrahim’in hanif olduğu ve müşriklerden olmadığı belirtilir; 16:123’te ise Muhammed’e مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ — İbrahim’in milletini/öğretisini — takip etmesi emredilir. 22:78’de de مِلَّةَ أَبِيكُمْ إِبْرَاهِيمَ ifadesinin ardından "O sizi daha önce müslimler olarak adlandırdı" denilir. Böylece Kur’an’da İbrahim → ümmet → hanif → İbrahim’in öğretisi → müslimler şeklinde açık bir kavramsal ilişki kurulmaktadır. Daha da dikkat çekici olan, Bakara:127-129 ile Cuma:2 arasındaki yapısal paralelliktir. İbrahim ve İsmail, soylarından أُمَّةً مُّسْلِمَةً — kendisine teslim olmuş bir ümmet — oluşturulmasını ister; ardından وَابْعَثْ فِيهِمْ رَسُولًا مِّنْهُمْ — "onların içinde kendilerinden bir resul ortaya çıkar" — diye dua ederler. Bu resulün görevleri ise ayetleri okumak, tezkiye etmek ve Kitab’ı ve hikmeti öğretmektir. Cuma:2’de de aynı görev sıralaması, bu kez الْأُمِّيِّينَ içinde gönderilen bir resul için neredeyse aynı ifadelerle verilir: رَسُولًا مِّنْهُمْ، يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ، وَيُزَكِّيهِمْ، وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ. Bu paralellik, ümmiler ile İbrahim çizgisindeki topluluk arasında Kur’an-içi bir ilişki bulunabileceğini gösteren önemli bir veridir.
5
7
32
3,029
Meftun 🧚🏻‍♀️ retweeted
Bizim vuslatımız göz göze gelmemize bakar. Bin yıl da geçse sen bana yabancı olamazsın. Günaydın…
5
70
485
16,594
“Hayat değişir, insan değişir; ama içindeki ışık hep kalır.”💫
1
11
443
Meftun 🧚🏻‍♀️ retweeted
“Sistem fakirlerden korkmaz. Düşünmeye başlayan insanlardan korkar.” — Karl Marx
2
53
463
18,004
Meftun 🧚🏻‍♀️ retweeted
"Kur'an'ı anlamanın önündeki en büyük engel, kelimeleri, İslam sonrası oluşan coğrafî, etnik ve kültürel kalıplarla okumaktır. Oysa Kur'an, kendi kelimelerini kök ailesi, morfolojik kalıp ve ayetler arası ilişkiler üzerinden inşa eder. ARB ve ACM köklerini bu yöntemle yeniden okuduğunda, Kur'an'ın dil, aidiyet ve yaratılış hakkında bambaşka, kendi içinde son derece tutarlı bir sistem kurduğunu ortaya koymaktadır. 1. ARB kökü, Kur'an'da üç ayrı kategoride ve birbirinden keskin çizgilerle ayrılan anlamlar kazanır. A. 'ırba (Vakıa 56:37) – Ayetteki "fe cealnahünne" ifadesindeki "hünne" zamiri açıkça kadınları işaret eder. Buradaki 'ırba, ne "tatlı dilli" ne de "eşine düşkün" anlamına gelir. Kur'an'ın kendi kullanımında ARB, etnik bir kimlik bildiren en temel isimdir. B. EL-A'RAB (Tevbe 97-99, Ahzab 20) – Bu kalıp, ARAB'ın "Arap birey" anlamından farklı olarak, toplumsal bir bütünü, Arap kavmini ifade eder. Tevbe 97'deki "el-A'rabü eşeddü küfran" ifadesi, bu topluluğun genel karakterini çizer. Ahzab 20'deki "yeveddû lev ennehüm badûne fi'l-A'rab" ise, EL-A'RAB'ın bir mekân/topluluk olduğunu, BADUN'un ise ayrıca "bedevîler (çölde yaşayanlar)" olduğunu netleştirir. Bu iki kelime asla eşanlamlı değildir; birisi aidiyeti, diğeri yaşam biçimini gösterir. C. ARABÎ ve ARABÎYYEN – Eğer kelime bir ismi veya hükmü niteliyorsa (hükmen arabiyyen), "Araplığa ait hüküm" anlamı gelir. Ancak aynı kalıp, Kur'an veya lisan ile bağlandığında (Kur'anen arabiyyen, bi-lisanin arabiyyin) artık bir aidiyet değil, konuşulan dil anlamına gelir: "Arapça". Kur'an, kendi diline işte bu netlikle "Arapça" der. 2. ACM Kökü: A'CEM (isim) – Acemî / Acem kimliğine ait birey; A'CEMÎYYEN (dil niteleyicisi) – Acemce / Acem dili; EL-A'CEMÎN (çoğul) – Acemler / Acem topluluğu. Bu ayrım, Fussilet 44'te açıkça sergilenir. Ayetteki "e-a'cemiyyün ve arabiyyün" ifadesi, geleneksel okumalarda olduğu gibi "Acemî mi yoksa Arap mı?" şeklinde kişi karşılaştırması değildir. Vav (و) harfi ile birbirine bağlanan bu iki kelime, iki ayrı dili (Acemce ve Arapça) nitelemektedir. Ayetin doğru okuması şudur: "Eğer onu Acemce bir Kur'an kılsaydık, 'Ayetleri Acemce ve Arapça açıklanmış olmalı değil miydi?' derlerdi." Yani Kur'an, Arapça indirilmiştir; ancak muhataplarının itirazı, Acemce bir metnin Arapça açıklanması gerektiği yönündedir. Nahl 103 ise bu teoriyi kesinleştirir. Muhatapların suçladığı kişinin lisanı Acemce'dir (a'cemiyyün), fakat indirilen Kur'an Arapça'dır (arabiyyün). 3. ETRAB (Vakıa 37) – Toprak Kökenliler. Bu kelime, TURAB (toprak) ile aynı kökü paylaşır. Kur'an'da TURAB, insanın yaratılış maddesidir. ETRAB'ı sadece "yaşıtlar" diye okumak, bu derin bağlantıyı görmezden gelmektir. Kur'an, burada cennetteki kadınların melek gibi nurani değil, tıpkı dünyadaki insan gibi topraktan yaratılmış beşerî varlıklar olduğunu ima eder. Bu, cennetteki hayatın da bizim doğamıza uygun olduğunun ontolojik bir kanıtıdır. KEVAİB (Nebe 33) – KE'B kökü, "kabarmış, yükselmiş" anlamı taşır. Ayetteki kullanımı, kadınsı bedensel bir özelliği nitelediğini gösterir. Bu okuma, kelimeyi geleneksel tefsirlerdeki dar ve çoğu zaman edebî mecazlardan kurtararır. 4. Bu okuma sistemi, Kur'an'ın dil ve kimlik anlayışını üç temel eksene oturtur: 5. Aidiyet (Araplık/Acemlik): A'RAB, A'CEM – Bunlar toplulukları ifade eder. 6. Dil (Arapça/Acemce): ARABÎYYEN, A'CEMÎYYE – Bunlar iletişim araçlarıdır. 7. Yaratılış (Topraktan Olma): ETRAB, TURAB – Bu, insanın özünü ifade eder. Geleneksel sözlükler ve mealler, bu üç ekseni sürekli birbirine karıştırmış, A'RAB'ı bedevî, A'CEM'i Arap olmayan herkes, ETRAB'ı ise sadece yaşıt olarak çevirerek Kur'an'ın inşa ettiği bu zengin anlam evrenini yoksullaştırmıştır. Kur'an, indiği dönemin Arapçasını kullanmakla birlikte, bu kelimelere kendi özgül ve sistematik anlamlarını yükler. Bu sistemi görmemek, sadece çeviri hatası değil; Kur'an'ın mesajını daraltmaktır. 'ırba denildiğinde Arap kadın, ETRABA denildiğinde ise topraktan yaratılmış olduğu anlaşılmalıdır.
6
13
63
4,320
♡ Yakup’un Mektubu İNCİL (4:13-15) bölümünde şu şekilde yer alır: "Dinleyin şimdi! 'Bugün ya da yarın filan kente gideceğiz, orada bir yıl kalıp ticaret yapacağız, para kazanacağız' diyenler! Yarın ne olacağını bilemezsiniz. Yaşamınız nedir ki?
1
15
1,560
Görünüp sonra kaybolan bir buhar gibisiniz. Bunun yerine şöyle demelisiniz: 'Rab dilerse, yaşayacağız ve şunu ya da bunu yapacağız.'" ♡"Ama Rab dilerse, yakında yanınıza geleceğim.". Korintliler 4:19 İNCİL
8
415
Benim bir süre buralardan uzaklaşmam ve sizlerle konuşmayı özlemiş olmam şaka mı :)🌸 Çok iyi geldi hep birlikte biraz beyin jimlastiği yaptık hem özleştik 💐 İyi ki varsınız güzel insanlar🥰
2
10
486
Arapça bilmek önemli derken kasdettiğim buydu, mealler tam anlamıyla ayetleri açıklamaz...
11
18
2,224
🧚‍♀️👸🙆🏽‍♀️
47
1,421
Meftun 🧚🏻‍♀️ retweeted
Önyargı;hayata kirli bir camdan bakıp,her şeyi kirli bilmektir.
1
11
610
Meftun 🧚🏻‍♀️ retweeted
İSLAM: YARATICIYLA UYUMLU BAĞ VE O BAĞA AİDİYET DİNİDİR. Kur'anda geçen "İslam", "esleme", "eslimu", "müslimun" ve "müslimin" kavramları birlikte değerlendirildiğinde, İslam'ın yalnızca belirli bir topluluğun adı olmadığı görülür. Kur'anın anlam dünyasında İslam; insanın yaratıcıyla çatışmasız, şirksiz ve uyumlu bir bağ kurmaya yönelmesidir. Bu yüzden İslam, durağan bir kimlikten çok; bilinçli bir yönelişi, içsel dönüşümü ve sürekli canlı tutulan bir bağı ifade eder. "Esleme" fiili, kişinin kendisini hakikate açmasını, çatışmayı bırakmasını ve yaratıcıyla uyum bağına girmesini anlatır. "Göklerde ve yerde kim varsa -isteyerek ya da istemeyerek- O'na islam" ( Ali imran 83) olduğu halde Yaratıcı insanlardan bilinçli ve isteyerek bir yönelim ister. İbrahim'in: "Eslemtü li rab ıl-Almin" (Bilebilenlerin/ayırt edebilenlerin rabbine islam oldum) sözü, bir etiketten çok bilinçli bir yönelişi ifade eder. Buradaki İslam, zorunlu bir aidiyet değil; insanın kendi iradesiyle hakikate yönelmesi ve yaratıcıyla uyumlu bir bağ kurmasıdır. Bu çerçevede İslam şöyle tanımlanabilir: "İslam; insanın yaratıcıyla çatışmasız, şirksiz ve uyumlu bir bağ kurup onu bilinçli biçimde sürdürmeye yönelmesidir." Kur'andaki "müslim" kavramı da bu yönelişi yaşayan kişiyi tanımlar. Ancak Kur'anın kullanımında iki farklı vurgu dikkat çeker: "müslimun" ve "müslimin". Müslimun: Bağ kurmak ve bağı yaşatmak "Müslimun" ifadesinde vurgu, insanın yaratıcıyla kurduğu canlı bağ üzerinedir. Bu kullanım, yalnızca bir kimlik bildirmez; bağ kurma halini ve o bağı sürdürme sürecini anlatır. Örneğin: "Şahit olun ki biz müslimunuz." ifadesi: "Biz yaratıcıyla çatışmasız ve şirksiz bir bağ kuranlarız" "Bu bağı canlı tutma süreci içinde olanlarız" anlamı taşır. Burada İslam, tamamlanmış bir unvan değil; yaşayan bir bilinç halidir. İnsan her an o bağı korumaya, güçlendirmeye ve uyumu sürdürmeye çalışır. Bu nedenle "müslimun", aktif ve devam eden bir ilişkiyi ifade eder. Müslimin: O bağa aidiyet "Müslimin” kullanımında ise vurgu daha çok aidiyet üzerinedir. Bu ifade, yaratıcıyla kurulan o uyum bağına dahil olmuş, o yönelişi benimsemiş topluluğa mensubiyeti anlatır. Örneğin: “Müsliminden olmakla emrolundum." ifadesinde kişi: o hakikat çizgisine katılmayı, o bilinç ailesine dahil olmayı, yaratıcıyla uyum esasına dayalı topluluğa aidiyet göstermeyi ifade eder. Bu nedenle nüans şu şekilde özetlenebilir: Müslimun: Yaratıcıyla bağ kurmak ve o bağı yaşatmak Müslimin: O bağa aidiyet ve mensubiyet Bu ayrım, Kur'andaki İslam anlayışını daha dinamik ve evrensel biçimde görmeyi sağlar. Çünkü Kur'anda İbrahim, Yakub, Musa, İsa'nın havarileri ve Allah'a yönelen birçok topluluk "müslimun" olarak anılır. Bu da İslam’ın belirli bir etnik kimlikten veya tarihsel etiketten ibaret olmadığını gösterir. Kur'ana göre İslam: kula kulluğu reddeden, Yaratıcıdan başkasını mutlaklaştırmayan, şirkten arınmayı hedefleyen, insanı hakikatle uyuma çağıran bir yöneliş dinidir. Dolayısıyla "müslimun" olmak: "yaratıcıyla çatışmasız, şirksiz ve uyumlu bir bağ kurup o bağı yaşatmaya çalışmak” anlamına gelir. Müslimin ise: "bu bağa aidiyet gösteren, kendisini bu hakikat yönelişinin içinde konumlandıran kimseler" olarak anlaşılabilir. Böylece Kur'andaki İslam anlayışı, yalnızca bir din adı olmaktan çıkar; insanın hakikatle kurduğu canlı bağın ve o bağa bilinçli aidiyetin adı olan bir "din" haline gelir. İslam/esleme/eslimu x.com/i/status/2052842349034… Mıslımun x.com/i/status/2052842618086… Mıslimin x.com/i/status/2052845818042…
İslam nedir? @erdalserce
1
9
28
1,917
İslam nedir? @erdalserce
9
2,514
"Şimdi Allah’ın rahmetinin eserlerine bak! Ölümünden sonra yeryüzünü nasıl diriltiyor! Ölüleri de kesinlikle diriltecek O’dur. O, her şeye güç yetirendir." (Rûm Suresi, 30/50) 🪾🌱🌿🌳
7
344
"Kimseyle hiçbir konuda yarış halinde değilim. Kimseden akıllı, kimseden güzel ya da kimseden iyi olma gibi bir iddiam yok. Bu devasa iddiasızlığın bana verdiği özgürlüğün hastasıyım" #çayvariçersen☕️
6
415
Meftun 🧚🏻‍♀️ retweeted
Kur'ana göre şeytan, çoğu zaman zannedildiği gibi bağımsız bir kötülük gücü değildir. Aksine o, Allah'ın koyduğu sınırlar içinde hareket eden, etkisi sınırlı ve kontrol altına alınabilir bir unsurdur. İlk olarak Kur'an, şeytanın insan üzerinde zorlayıcı bir gücünün olmadığını açıkça ortaya koyar (Hicr 42). Şeytanın etkisi, bir baskı ya da zorlamadan ibaret değildir. O, sadece çağırır (İbrahim 22). Bu durumda şeytanın gücü, fiili bir hakimiyet değil; insanın iç dünyasına bıraktığı telkinlerle sınırlıdır. Nitekim Kur'an onu şöyle tanımlar: "İnsanların göğüslerine vesvese verir" (Nas 5) Yani şeytan, insanı zorlayan değil; yönlendirmeye çalışan bir fısıltıdır. Ayrıca onun kurduğu düzenin güçlü olmadığı da vurgulanır (Nisa 76). Eğer şeytan bağımsız ve mutlak bir güç olsaydı, bu zayıflık söz konusu olmazdı. Dahası, şeytanın kendisi bile tamamen bağımsız değildir. O dahi Allah'tan süre talep eder (Araf 14). Bu, onun ilahi sistem dışında hareket edemediğinin açık bir göstergesidir. Kur'anda daha da dikkat çekici bir durum vardır: Şeytanlar, gerektiğinde itaat ettirilen varlıklar haline gelebilir. Hz. Süleyman'a verilen yetki bunun en açık örneğidir: "Şeytanlardan, onun için çalışanlar vardı (Enbiya 82, Sad 37). Burada şeytanlar, saptırıcı değil; hizmete koşulmuş unsurlar olarak karşımıza çıkar. Kur'an bu çerçeveyi daha da genişletir ve şeytanın sadece cinlere ait bir varlık olmadığını açıkça bildirir (Enam 112). Bu ayet, şeytanın bir tür değil; bir rol ve yönelim olduğunu gösterir. Buna göre: Cin şeytanları; görünmeyen, içe telkin eden etki. İnsan şeytanları; görünür, düşünsel ve sosyal yönlendirme. Dolayısıyla şeytanlık, belirli bir varlığa ait olmaktan çok, hakikatten uzaklaştıran bilinç ve davranış biçimidir. Son olarak Kur'an evrensel bir ilke koyar: Göklerde ve yerde olan herkes O'na secde eder (Ra'd 15) Bu ilkenin dışında hiçbir varlık yoktur, şeytan da dahil. Kur'an bütünlüğü içinde baktığımızda şu net sonuca ulaşırız: Şeytan, bağımsız bir kötülük gücü değil; Allah'ın koyduğu sınırlar içinde hareket eden, zorlayıcı gücü olmayan ve gerektiğinde boyun eğdirilen bir etkidir. Üstelik bu etki: sadece cinlerde değil, insanlarda da ortaya çıkabilir. Onun etkisi zorlamak değil, vesvese vermek, hükmetmek değil, çağırmak yaratmak değil, süslemek. Bu yüzden ASIL BELİRLEYİCİ OLAN ŞEYTAN DEĞİL,  İNSANIN VERDİĞİ KARŞILIKTIR.
Replying to @erdalserce
Peki nedir? Ve şeytan, Allaha secde etmeyerek şirk mi işlemiştir?
2
20
84
10,356
Meftun 🧚🏻‍♀️ retweeted
"İnsanlara gerçeği söylemek istiyorsanız, onları güldürerek söyleyin, yoksa sizi öldürürler." —Oscar Wilde
3
76
666
39,453