Yazıyoruz ama okuyan yok. Ama yine de yazalım belki nasiplenen olır:
Memleketin tamamı sanki bir travmanın içinde…
Bana göre 2000’lerde giderek belirginleşen toplumsal çürümeye zamanında müdahale edilmedi. Bugün bunun sonuçlarını hayatın her alanında görüyoruz. Kendisini ekonomik ve sosyal imkânlarıyla görece korunaklı çevrelere çekebilenler var. Geri kalanlar ise okulda, sokakta, işyerinde, trafikte aynı güvensizliğin içinde yaşamaya çalışıyor. Üstelik kendisini koruyabildiğini düşünenlerin çocukları da eninde sonunda bu toplumun içine çıkacak.
Toplumlarda kötülüğün sıradanlaşması zaman alır. Önce sınırlar yoklanır. Bir haksızlık yapılır, tepkiye bakılır. Bir tehdit savrulur, karşılığı ölçülür. Tepki gelmedikçe, yaptırım uygulanmadıkça bir sonraki adım kolaylaşır. Kötülükten kazanç sağlayanların yanına, ona karşı çıkmanın bedelinden korkanların sessizliği eklenir. Böylece insanlar yalnızca kötülüğü değil, kötülük karşısında susmayı da öğrenir.
Türkiye uzun zamandır bu buhranın içinde çabalıyor. İtiraz edenler okulda, çarşıda, maçta, kafede kendilerini baskı altında hissediyor. Siyasetin önceliği ise çoğu zaman sorunu anlamaktan çok eleştiriyi savuşturmak oluyor. Her olayın ardından bir açıklama, birkaç görünür tedbir, yeni bir düzenleme… Fakat sorunun felsefesine, sosyolojisine ve onu yeniden üreten ilişkilere yeterince bakılmıyor.
Bu tablonun merkezinde, toplumsal işlevini giderek kaybeden okul var.
Durkheim, eğitimi “genç kuşağın yöntemli biçimde toplumsallaştırılması” olarak tanımlar. Bu tanım bize okulun neden yalnızca ders anlatılan bir bina olamayacağını hatırlatır. Okul; başkasının hakkını tanımayı, birlikte yaşamayı, sorumluluk almayı ve ortak kurallara güvenmeyi öğrendiğimiz yerlerden biridir.
Peki biz okulu neye dönüştürüyoruz?
Kaç net yaptı? Kaç öğrenci dereceye girdi? Kaç kişi tıp kazandı? Sıralamada kaç basamak yükseldik?
Akademik başarı elbette değerlidir. Fakat yalnızca akademik başarıyı ödüllendiren bir sistem, çocuklara neyin önemli olduğunu da öğretir. Arkadaşını aşağılayan ama sınavda yüksek puan alan öğrencinin davranışını görmezden gelirsek, dürüstlüğün ve başkasına saygının başarı kadar değerli olmadığını söylemiş oluruz. Dayanışmayı, sorumluluğu ve adaleti törende anlatıp günlük okul hayatında karşılıksız bırakırsak çocuklar sözlerimize değil, uygulamalarımıza bakar.
Dewey’in ifadesiyle, “Eğitim, gelecekteki yaşama hazırlık değil, bir yaşama sürecidir.” Çocuk, toplumun nasıl işlediğini öğrenmek için mezun olmayı beklemez. Sınıfta kimin sözünün dinlendiğinden, zorbalık karşısında kimin korunduğundan, kuralların kime uygulanıp kime uygulanmadığından öğrenir.
Bu yüzden okulun işlevini kaybetmesi, yalnızca öğrencilerin yeterince matematik öğrenememesi değildir. Çocuğun adalete, yetişkinlere ve birlikte yaşamaya duyduğu güvenin aşınmasıdır.
PISA tartışmalarımız da aynı dar bakışın içinde sıkışıyor. Kamuoyuna sunduğumuz başarı hikâyelerinde sürekli puanları ve sıralamaları öne çıkarıyoruz. Oysa PISA; öğrencilerin okula aidiyetini, zorbalık deneyimlerini, kendilerini ne kadar güvende hissettiklerini ve yaşam doyumlarını da inceliyor. Bunlar raporların süsü değil, eğitimin durumunu anlamanın temel parçalarıdır.
Bir çocuk soruları doğru çözüyor ama okulda kendisini yalnız, değersiz veya tehdit altında hissediyorsa, bu tabloyu yalnızca puanına bakarak başarı diye sunamayız. Puan artışı, okulun toplumsal ve insani görevlerini yerine getirdiğinin tek başına kanıtı değildir.
Okullardaki şiddeti de bu çerçevede konuşmak zorundayız.
Bir saldırının ardından kapıya görevli koymak gerekli olabilir. Fakat görevlilerin yetkisi, eğitimi, sorumluluğu ve kriz anında uygulayacağı plan belli değilse, personel sayısını artırmak neyi çözer? Destek personelinden silahlı bir saldırganı durdurmasını beklemek hangi mesleki hazırlığa dayanır?